13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa’nın Soma ilçesinde 301 maden işçisinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan katliamın üzerinden tam 12 yıl geçti. On iki yıl önce yaşanan bu facia ne bir alın yazısı ne fıtrat ne de basit bir iş kazasıdır; bu, işçi sağlığı ve iş güvenliği bilincinin yerine ucuz emeği ve yüksek karlılığı koyan vahşi bir üretim düzeninin yol açtığı bir katliamdır. Kulağımızda hala “çizmelerimi çıkarayım mı, sedye kirlenmesin” diyen maden işçisinin sesi, yüreğimizde ise dinmeyen bir acı ve öfke vardır.
Cezasızlık Bir İktidar Politikası Haline Gelmiştir
Geçen onca yıla rağmen Soma için adalet tesis edilememiş, aksine cezasızlık sistematik bir şekilde işletilmiştir. Katliamın ardından başlayan ve başından itibaren eksik yürütülen yargı sürecinde, şirket sahibinin de aralarında bulunduğu 37 sanık beraat ettirilmiş, tutuklu kimse bırakılmayarak yeni katliamların önü açılmıştır. Kamu görevlilerinin yargılanması süreci ise yıllarca engellenmiş; ancak 2020’deki Anayasa Mahkemesi kararıyla mümkün olabilen yargılamalar, 29 Nisan 2025 tarihinde kamu görevlilerinin “görevi kötüye kullanması” kapsamında cezasızlıkla sonuçlanmıştır. Soma davasını Soma’dan kaçıran ve maden patronlarını adeta ödüllendiren bu yargı sistemi, verdiği kararlarla Soma faciasının üzerine cezasızlık örtüsünü çekmiştir.
Soma Son Olmadı: Katliamlar Silsilesi Sürüyor
Soma’da adaletin yerini bulmaması; Ermenek, Şirvan, Amasra, İliç ve ülkenin dört bir yanında madencilerin ölmeye devam etmesine zemin hazırlamıştır. Sermaye, “daha fazla kâr, daha fazla kan” politikasıyla doğayı ve insan hayatını hiçe sayan bir talan rejimini sürdürmektedir. Mevcut 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası, İSG hizmetlerini piyasalaştırarak uzmanları işverene ekonomik olarak bağımlı hale getirmiş ve denetim mekanizmasını kağıt üzerinde bir prosedüre indirgemiştir. Bu düzen, iş güvenliği uzmanlarını sahada etkin denetim yapmak yerine işvereni hukuki sorumluluktan kurtaracak belgeleri dolduran birer “memur” konumuna itmiştir.
Maden sahalarında yaşanan ölümlerin asıl nedeni teknik yetersizliklerden ziyade, neo-liberal üretim zorlamaları ve aşırı kâr hırsıdır. İşçiler üzerinde kurulan ağır performans kotaları ve “işi yavaşlatma” suçlamasıyla gelen işsizlik tehdidi, madencileri güvenli ama zaman alan prosedürleri atlayarak “kestirme yollara” sapmaya zorlamaktadır. İşçinin en temel hakkı olan “çalışmaktan kaçınma hakkı“, güçlü bir sendikal örgütlülüğün olmadığı yerlerde derin bir “sessizlik kültürü” ile bastırılmaktadır.
Mücadelemiz İnsanca Yaşam İçindir
İnsan onuruna yakışan bir çalışma ortamı sermayenin merhametiyle değil, çalışanların kendi örgütlü gücü ve mücadelesiyle inşa edilecektir. İSG hizmetlerinin piyasa mantığından çıkarıldığı, denetimin bağımsız kurullarca yapıldığı ve iş güvenliği uzmanlarının ücretlerini doğrudan işverenden almadığı kamusal-toplumcu bir model hayata geçirilmeden iş cinayetlerinin durması mümkün değildir. Taşeronlaştırma, rödovans ve esnek çalışma sistemleri son bulana; işçinin bedensel ve ruhsal bütünlüğü kârın önünde tutulana kadar sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz.
Adaletsizliğin simgesi haline gelen Soma Katliamı’nı unutmamak, unutturmamak ve sorumlulardan hesap sormak hepimizin tarihsel görevidir. Daha fazla kâr uğruna dökülen kanların hesabını sorana kadar; adalet için, insanca yaşam için örgütlü mücadelemizi büyüteceğiz.
Yitirdiğimiz 301 madenci kardeşimizi saygıyla anıyoruz. Unutmadık, Unutmayacağız, Unutturmayacağız!