17. OLAĞAN GENEL KURULU

ÇALIŞMA RAPORU

 

17 NİSAN 2016

 

SOMA’DA,

ERMENEK’DE

 

VE HERYERDE

 

İŞ CİNAYETLERİNDE

KAYBETTİĞİMİZ

 

SINIF KARDEŞLERİMİZE….

 

SENDİKAMIZIN KISA TARİHÇESİ

Sendikamız Dev. Maden – Sen,  MTA (Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü) işçileri ve teknik elemanları tarafından 1959 yılında kurulmuştur. 1959 Yılında MTA – İŞ adıyla kurulan sendikamız, 1975 yılına kadar 8 bin üyeli bir işyeri sendikası olarak Türk-İş konfederasyonu üyesi olarak faaliyet göstermiş, 1975 yılında Türk-İş’ten ayrılarak DİSK’e katılmıştır. Dev. Maden – Sen bu tarihten itibaren DİSK’in örgütlenme modeline uygun olarak MTA işyerinden dışa açılıp, ulusal çapta örgütlenme çalışmalarına başlayarak; MTA işyerlerinin yanında TKİ, Demir çelik, Etibank, Mazıdağ Fosfat ve çok sayıda özel sektör işyerlerinde örgütlendi. 1980 Yılında 15 bin üyesi adına irili ufaklı 500 farklı işyerinde Toplu İş Sözleşmesi imzalamış, toplam 25 bin civarında üyesi bulunan bir sendika haline gelmişti.

1980 Yılında birçok sendikayla birlikte sıkıyönetim tarafından sendikamızın da faaliyetine ara verildi. 11 Yıl Kayyumla yönetildikten sonra 1992 yılında DİSK’e bağlı tüm sendikalarla birlikte açılan davaların beraatla sonuçlanması sonrasında faaliyetlerine başladı. Son yıllarda madencilik sektörünün içine düştüğü buhran, mevcut antidemokratik sendikal yasalar gibi nedenlerin de etkisiyle şu anda  bin civarında üyesi ve binlerce maden işçisiyle sıkı ilişkisine rağmen geçmişe oranla zayıf bir konumdadır.

Sendikamız bütün faaliyet dönemi boyunca özellikle de 1975’li yıllardan sonra eğitimin öneminin farkında olarak işçi sağlığı, iş kazaları, iş yasaları, çevre ve madencilik, ekonomi içerikli yaygın eğitimler gerçekleştirmiştir. Bu eğitimler günümüzde de üyemiz olsun ya da olmasın tüm maden işçilerine düzenli olarak verilmektedir. Toplumu ve üyelerimizi ilgilendiren özelleştirme, sosyal güvenlik yasası vb. güncel konularda paneller, söyleşiler düzenlenmektedir. Ayrıca okuma alışkanlığını teşvik eden çalışmalara yer verilmekte, üyelerimiz için tiyatro, müzik etkinlikleri düzenlenmektedir. Kırsal kesimin olanakları dikkate alındığında bu eğitimlerin ve etkinliklerin önemi bellidir. Bilgili ve bilinçli üye amacımız doğrudan bir biçimde bilinçli yurttaş kimliğine de hizmet etmektedir.

Dev. Maden – Sen’in örgütlendiği, girdiği her işyerinde işçilerin ekonomik hakları gelişmiş, verim artmış, çalışma barışı sağlanmış, iş kazaları sıfıra yaklaşmıştır.

Ülkede, işyerinde ve sendikada demokrasi; siyasi partiler, devlet ve işverenlerle, kurumsal bağımsızlık korunarak, güçlü bir diyalog oluşturulması; gerçekçilik, açıklık, bilgi, katılımcılık sendikamızın temel ilkelerindendir.

Sendikamız; sadece üyesi işçiyi, madenciliği, işkolumuzu değil sanayileşmeyi, örgütlü toplum yolunda mücadeleyi de temel alır. Herhangi bir işyeri, fabrika örgütsüz ise üyelerinin de mutlu ve başarılı olamayacağı görüşündedir. Sosyal devletin korunmasına, ülkenin sorunlarına, diğer işçiler ve işyerlerine duyarlı bir demokratik sendikacılığı savunmaktadır. Kayıt dışı ekonomi, sigortasız çalıştırma ve rantiye ekonomisiyle mücadeleyi hedef alır.

Türkiye’de 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbe sonucu barajlar ve yasaklarla kısıtlanan sendikal hak ve özgürlükler aradan geçen 36 yıla rağmen hala geçerliliğini korumaktadır. Taşeron çalıştırmanın ve Kayıtdışının çok yoğun olduğu ülkemizde Dev. Maden – Sen, işyerlerinde örgütlenmek, üyeleri adına toplu iş sözleşmesi yapabilmek için çok engelli yasak ve barajları aşarak madencilik sektöründe mücadelesini sürdürmeye çalışmaktadır.

 

Dev. Maden – Sen Genel Merkezi Ankara’da; Sıhhiye’de Sezenler Cad. No: 2/9  adresindedir. İletişim bilgileri ise; Tel : 0312 434 52 82 – 434 44 83, Faks : 0312 434 13 38, e posta : bilgi@devmadensen.org.tr  ve devmadensen@gmail.com, web adresi ise; www.devmadensen.org. tr’dir.

 

 

 

MADENCİLİĞİN ÖNEMİ

Madencilik, tarih boyunca uygarlıkları şekillendiren temel sektörlerden biri olmuştur. Özellikle, sanayi devriminden bu yana insanlığın gelişim sürecinin son iki yüz yılındaki baş döndürücü ilerlemede kömür ve demirin önemini yadsımak mümkün değildir. İçinde bulunduğumuz yüzyılda da, madencilik faaliyetleri olmaksızın insan yaşamının sürdürülebilmesi olası değildir. Bugün, kullandığımız arabalardan, içinde yaşadığımız evlere, bilgisayarlardan telefonlara kadar yaşamımız için vazgeçilmez olan hemen her şey, madencilik etkinlikleri sonucu elde edilen ürünler sayesinde varlık kazanabilmektedir.

Madenler, milyonlarca yılda oluşan tüketildiğinde yenilenemeyen kaynaklardır. Bu nedenle mutlaka etkin bir planlamayla ülkenin ihtiyaçları göz önüne alınarak çevreye duyarlı bir şekilde ve kamu yararı öncelikli olarak üretilmelidir. Madenlerin aranmasında, bulunmasında ve işletilmesinde mühendislik bilim ve teknolojisini, uluslararası kabul görmüş normları kullanmak önemlidir. Ama daha da önemlisi bu kaynaklarımızın sömürülmesine ve talan edilmesine karşı durmaktır.

Genel olarak bakıldığında, ülkemiz madencilik sektörünün İstenilen düzeyde gelişmemiş olmasının nedeni, yalnızca yürürlükte olan maden mevzuatı değildir. Diğer pek çok alanda olduğu gibi, madencilik alanında da yol alamayışımızın belirgin nedenleri arasında; stratejik öngörüyle insan kaynakları planlamasını da göz önüne alan ulusal kalkınma modellerinin bir türlü geliştirilememesi, uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde ekonomik ve sosyal politikaların uygulanması, özellikle son otuz yılda planlama düşüncesinin tamamen bir kenara bırakılması, ekonominin sanayileşme ve yatırım artışlarına dayalı dengeli bir yapıya kavuşturulamaması, sanayileşmenin olmazsa olmaz koşulu olan teknoloji üretimini sağlamak amacıyla geliştirilmesi ve uygulanması gereken ulusal bilim ve teknoloji politikalarımızın olmayışı, yönetsel yapılardaki verimsizlik, yolsuzluk ve yozlaşma bulunmaktadır.

Kendi kaynaklarını yok sayan, kaynaklarını kullanmayan bir ülkenin kalkınması mümkün değildir. Madenler, kalkınmanın temel unsurlarından en önemlisidir. Ülkelerin kalkınmaları ve yaşam seviyelerinin belirleyicisi olarak kabul edilen sanayi, enerji ve tarım sektörlerinin temellerini de madencilik oluşturmaktadır. Son yıllarda uygulanan yanlış ekonomik politikalardan en fazla zarar gören sektörlerin başında madencilik sektörü gelmektedir. Sanayi sektörleri yerine hizmetler sektörünün genişlemesi, sanayi sektörlerine hammadde sağlayan madencilik sektörünü de zor durumda bırakmıştır.

 

UYGULANAN POLİTİKALAR VE SONUÇLARI

Günümüzde, elektrik enerjisinin ucuz, kaliteli, zamanında ve güvenilir şekilde temini ülke yönetimlerinin öncelikli konuları arasındadır. Bu anlamda enerjinin planlama ve yönetim boyutları önem kazanmaktadır. Özellikle, dünyada sık sık gündeme gelen enerji veya enerji hammaddeleri krizleri, ülkeleri, enerji politikalarını olası krizleri gözeterek planlamaya, kaynak kullanımında dikkatli olmaya ve ekonominin enerjiye olan bağımlılığını azaltacak önlemleri almaya yöneltmiştir. Bu çerçevede ulusal kaynakların etkin ve rasyonel kullanımları ülkelerin enerji yönetimleri için hayati önem taşımaktadır. Dolayısıyla, enerji planlamaları, bir ülkenin geleceğini, refahını ve aynı zamanda krizlerden etkilenme ölçüsünü de belirlemektedir. Bu anlamda, ülke enerji yönetimlerinin ileriye dönük planlama hatası yapma keyfiyetleri bulunmamaktadır. Hata yapıldığında bunun bedelinin çok ağır ödendiği görülmüştür.

Bugün ülkemizde enerji krizi değil, enerji yönetimi krizi yaşanmaktadır. Planlama ve karar vermede çok başlılığa son verilmeli, kurumlar arasında eşgüdüm sağlanmalıdır. Enerji verimliliği ve tasarrufu konusunda gerekli yatırımlar ve çalışmalar başlatılmalıdır. Kayıp kaçak oranlarının gelişmiş ülkelerin seviyesine çekilmesi için çalışmalara başlanılmalıdır. Enerjinin tüm yurttaşlar için temel bir ihtiyaç olduğu gerçeğinden hareket ederek bu konuda gerekli önlemler alınmalıdır.

 

 

 

MADENCİLİK SEKTÖRÜNDE KAMU KURUMLARI ÖZELLEŞTİRME, TAŞERONLAŞTIRMA ve RODÖVANS UYGULAMALARI

1980’li yıllardan itibaren, “ekonomi yönetiminde kamusal mekanizmaların yerine piyasa mekanizmalarının konulması gerektiği, verimlilik ve refahın bu yolla sağlanacağı” şeklindeki politikaların Türkiye’ye yansımaları gecikmemiş ve bu doğrultuda önce planlı dönem üzerine bir sünger çekilmiş, daha sonra küreselleşmenin en önemli aygıtı özelleştirme uygulamaları başlatılmıştır. Söz konusu gelişmelerin Türkiye madencilik sektörüne yansımaları, özellikle 1990’lardan itibaren hız kazanmıştır. Bu süreçte, madencilik sektöründe öne çıkan söylem “kamu madencilik kuruluşlarının özelleştirilmesi” olmuş, bu amaçla söz konusu kuruluşlarda gerekli olan yatırımlar yapılmamıştır. Türkiye madencilik sektöründe mülkiyet ve yönetim değişikliklerini gerçekleştirmeye yönelik olarak çeşitli kamu kurumlarında sektörel bölünme, ticarileştirme, şirketleştirme ve özelleştirmeye yönelik uygulamalar birbirini izlemiş, madencilik sektörünün kamu ağırlıklı yapısı özel sermayenin de yerini alabileceği bir rekabet ortamına dönüştürülmeye çalışılmıştır.

KİT’lerin özelleştirilmesiyle işletmelerin verimliliğinin artacağı ve makro düzeyde rekabetin sağlanmasıyla ekonomik performansın yükseleceği savı ise teorik dayanaktan yoksun olduğu gibi, uygulamada da bilimsel olarak kanıtlanmamıştır. Havza bazında ve tüm cevher damarlarının bir arada değerlendirilmesi ile gerçekleştirilecek madencilik yatırımlarının özel sektörün kar hırsına terk edilmemesi gerektiği muhakkaktır. Emeğin sömürülmesine dayalı, yeni teknolojiler geliştirmeyen, araştırma, geliştirmeye yönelik yatırımların yapılmadığı, küresel rekabetle karşı karşıya olan ülkemizde üretilen maden ürünlerinin iç pazara ve dünya pazarlarına girmesi zor görülmektedir. Özelleştirilen ETİBANK, TDÇİ, KBİ, ÇİNKUR ve KÜMAŞ ile özelleştirmesi düşünülen TTK ve TKİ’nin tıkanıklık noktasına gelmesinin hesabı mutlaka verilmelidir.

Özellikle son 8 yılda Türkiye’nin gelişmesinin önündeki engelin kamu kuruluşları olduğu, devletin küçültülmesi ve kamunun faaliyet alanının daraltılması ile ülke sorunlarının çözülebileceği söylemi hız kazanmıştır. Bu söylemin madencilik sektörüne yansıması, “kamu madencilik kuruluşlarının kapatılması, özelleştirilmesi, rodövans ile özel sektöre devredilmesi ya da en azından kamu kuruluşlarının yapmakla sorumlu oldukları işlerin özel şirketlere gördürülmesi” şeklinde olmuştur. Ancak bu güne kadar, madencilik sektöründe özelleştirme ve özelleştirmeye yönelik olarak yapılan rodövans ve benzeri çalışmaların hiçbirisinden olumlu bir sonuç alınamamış, madencilik sektörü giderek küçülmüş, buna karşın sektördeki iş kazaları artmıştır.

 

TÜRKİYE MADENCİLİĞİNDE ÖZELLEŞTİRME VE SONUÇLARI.

Özelleştirme ve sonuçlarına bakarken nedenlerine bakmadan sağlıklı analizler yapabilmek güç olur. Her ülkenin hedefi sanayileşme ve kalkınmadır. Ülkelerin sanayileşme ve kalkınmayı sağlayabilmeleri için:

. Sanayileşmeye yetecek hammadde kaynaklarına sahip olmak veya ulaşmak,

. Bilim ve teknoloji gereklidir.

Sanayileşme ile artı değeri yüksek ürünleri üretmek için kolektif aklın ve planlamanın önemini söylemeye gerek bile yoktur.

Sanayileşmeyi sağlayan madenler, bulunduğu yerden çıkarılırken aynı zamanda o yörede; işsizliğin azaltılmasına, kırsaldan kente göçün frenlenmesine, getirdiği enerji, yol, iletişim gibi altyapı ve katma değer ile bölgeler arası kalkınma farklarının giderilmesine çok büyük imkan sağlar. İthalatın ihracatı karşılama ve döviz dengesine muazzam katkısı bilinmektedir. Madenler yeraltındaki miktarıyla sınırlı, bulunduğu yerde çıkarılmak zorunda olan bu nedenle gelecek kuşaklarında hakkı bulunan doğal kaynaklardır. Madencilik büyük ilk yatırım maliyetleri gerektiren, yatırımların geri dönüşü uzun zaman alan ve ağır riskler içeren, çok karlı özellikleriyle de diğer sektörlerden farklıdır. Ve özellikle kriz dönemlerinde stratejik bir öneme sahiptir.

Tüm jeolojik evreleri barındıran Türkiye coğrafyası; sanayi için gerekli madenler konusunda şanslı bir bölgedir. Bu yönüyle de dünyanın ilgisini çekmektedir.

Ülkemiz maden kuruluşlarında yapılan özelleştirmelerde; bir iki istisnanın dışında ne istihdam, ne yeni yatırımlar, ne üretim ve ne de verimlilik artışı olmamış, aksine daralma ve gerilemeler gerçekleşmiştir. Özelleştirmeler ile ülkemizde madencilik Kriz içine sokulmuştur. Tekelleşme ve konsolidasyonun sürdüğü dünya madenciliği karşısında ülkemizde parçalanarak, küçültülerek özelleştirilen şirketler ile rekabet edebilmesinin mümkün olmadığı görülmüş ve rekabet edebilmek için özelleştirmeyi savunan görüş doğrulanmamıştır.

Özetlersek özelleştirme tutkusu bir takım akçalı, kayırmacı şaibeli, akıl dışı bir irrasyonellikle sürdürülmektedir. Öyle ki Danıştay ve diğer mahkeme kararlarına uymamak yoluna bile gidilmiştir.

Özelleştirmenin öznesi olan özel sektör işletmeciliği,  doğası gereği kar maksimizasyonu için üretim yapar. En birinci amacı, hatta tek amacı KARLILKTIR.  Özel sektörün kendi iradesiyle karlılıktan başka kriterleri göz önüne almasını, amaç edinmesini beklemek gerçekçi değildir.

Tek amacı kar etmek olan özel sektör maden işletmeciliğinin tenörü en yüksek olan, en az yatırımla, en az maliyetle, en hızlı ve en karlı olan alanlarda işletmecilik yapmak istemesi doğaldır. Tenör azaldığında, kalan cevheri kaderine terk edip yüksek tenörlü başka yerlere yönelmesi anlaşılır bir şeydir.  Madencilikte elde ettiği kazancı, tekrar madenciliğe yatırma zorunluluğu yoktur. Madencilikten elde ettiği birikimi gerektiğinde daha karlı başka sektörlere kaydırmasından daha doğal bir şey yoktur. Ayrıca yabancı sermayeli özel sektör karını kendi merkezlerine çekmektedir. Yine, özel sektör; insani ve çevresel normları, yasaları maliyetleri artırıyorsa es geçmeye meyillidir.

Tek amacı kar olan özel sektör maden işletmeciliğinin, madenciliğin bütün bu saydığımız sanayileşme ve kalkınma işlevlerini kendi iradesiyle hesaba katması gözetmesi düşünülemez.

Ayrıca vurgulamak gerekir ki özelleştirme ile özel sektör madenciliği aynı şey değildir. Özelleştirme olmadan da özel sektör madenciliği pek ala yapılabilir, gelişebilir.

Kamu işletmeciliğinin hiç yanlışı yoktur denemez. Kamu işletmelerinin eskiden olduğu gibi sürdürülmesini savunmuyoruz. Özellikle özerk, siyasilerin yanlış ve haksız müdahalelerine kapalı bir kamu madenciliği savunuyoruz.

 

Madencilikte özelleştirilen İşyerlerinde İşçiler Açısından Durum:

Özel sektör maden işletmelerinin özelleştirme yoluyla devir aldığı işyerlerinde, önceki döneme göre;  istihdam daralmış, ücretler azalmış, iş sağlığı ve iş güvenliği gerilemiş, sendikal örgütlülük kimi işyerlerinde güçsüzleştirilmiş kimilerinde tasfiye edilmiş, iş güvencesi ise deforme edilmiştir. Kapatılan işyerlerinde ki duruma değinmeye gerek bile yoktur her halde.

Özelleştirmenin bedeli;  İş kazaları ve meslek hastalıklarından gereği gibi korunmayan,  işini kaybetme ve işsiz kalma kaygısıyla psikolojisi de bozulan, sosyal güvenliğinden endişe duyan, ücretleri düşürülen, örgütlenmeleri engellenen bir maden işçisi topluluğu yaratmıştır.

 

MADENCİLİKTE GİZLİ ÖZELLEŞTİRME: RÖDÖVANS

Bilindiği gibi, Anayasanın 168. maddesine göre; devlet madenleri arama ve işletme hakkını belli bir süre için gerçek ve tüzel kişilere devredebilmektedir. Bu devir mülkiyet devri anlamına gelmemekte, madenler bu anlamda özel mülkiyete konu olamamaktadır. 3213 sayılı Maden Yasası 4. maddesinde madenlerin, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilmiş ve 5. maddesinde, hakların bölünmemesi ilkesi kabul edilmiştir. Bu ilkeye göre, madenlerde arama, ön işleme ve işletme ruhsatlarından hiç birisinin hisselere bölünmemesi, bu ruhsatların tek bir gerçek veya tüzel kişiye ait olması gerekmektedir. Bu yasal duruma göre maden işlerinin özel sözleşmelerle üçüncü kişilere devrine olanak yoktur. Ancak uygulamada ruhsat sahipleri özel hukuk alanına giren kimi sözleşmelerle ve belirli bir bedel karşılığında maden çıkarma ve satış haklarını özel kişilere bırakmışlardır. Rödövans olarak adlandırılan bu yöntemle ruhsat sahipleri, taşeron olarak üretim yapan üçüncü kişilerle 5-10 yıl süreli sözleşmeler imzalamışlardır.

Rödövans, “maden ruhsat alanlarının, hukuki hak ve sorumlulukları kendisinde kalması koşuluyla hak sahibi tarafından sözleşme ile özel veya tüzel bir kişiye, bir süre tahsis edilmesi durumunda, maden ocağının işletilmesini üstlenen özel veya tüzel kişinin, esas ruhsat sahibine, ürettiği her bir ton maden için ödemeyi taahhüt ettiği meblağ” olarak açıklanmaktadır. Rödövans’ın bir özelleştirme yöntemi olduğu açıktır. Özelleştirme literatüründe “Kiralama” olarak adlandırılan yöntem, rödövans ile birebir uyuşmaktadır. Fransa kökenli rödövans (redevance) kelimesi feodal dönem de haraç anlamında da kullanılmıştır. Rödavans uygulaması, hukuki kurallara uyularak değil, hukuğu zorlayarak, hatta hukuka aykırılığı Danıştay kararları ile kesinleşmiş olduğu halde devam etmektedir.

 

Özel hukuk sözleşmesi olarak yürütülen ruhsat sahibi, rödövansçı ve taşeron ilişkilerinin yarattığı olumsuzluklar, Türkiye Taşkömürü Kurumu örneği üzerinden incelendiğinde çok net olarak ortaya çıkmaktadır. 1970’li yıllardan itibaren Zonguldak Kömür Havzasında “Kaçak” kömür çıkarma işlemleri yapılmaktadır. Kurum tarafından, alınan tedbirlerle kaçak kömür çıkarma işlemini ortadan kaldıramayınca hem kaçakçılığının önlenmesi hem de TTK tarafından işletilmesinin ekonomik görülmediği rezervlerin değerlendirilmesi için rödövans uygulamaları başlatılmıştır. Ancak TTK’nun küçültülmesi, gerekli yatırımların yapılmaması ve işçilik maliyetleri gerekçesi ile rödövans sisteminin ilk amacı aşılarak, TTK’nın yatırım ve alt yapı için trilyonlar harcanmış sahaları rödövans sözleşmesi ile üçüncü kişilere verilmeye başlanmıştır. Taşkömürü rezervlerinin tamamı TTK’ya ruhsatlı olmasına rağmen, rödövans uygulamaları ile üretimin yaklaşık %10’u özel sektör tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak kaçak kömür üretimi ortadan kalkmamış, yeni bir görünüm kazanarak devam etmiştir. Devletin, kamu gücüne sahip olmasına rağmen önüne geçemediği bir sorunun, özel kişilerce önlenebileceğine inanılması zaten pek gerçekçi görünmemektedir.

Rödavansçılar, kaçakçıları taşeron adı altında işlendirmiştir. Taşeronlar hakkında TTK ve diğer kamu kuruluşlarında tam ve düzenli bilgi ve kayıt verilmediği için, kaçak kömür üreticileri kendilerini taşeron olarak tanıtabilmiş ve kamu kurumlarını yanıltmışlardır. Rödövansçı şirketlerin taşeron sayısının 200’ü aştığını belirtilmektedir. Bu şirketlerin çoğu madencilik ile doğrudan ilgisi bulunmayan temizlik, turizm, gıda, nakliyat, inşaat, pazarlama ve benzeri alanlarda faaliyet göstermektedir. Gerçek anlamda madencilik yapanların sayısı ise 8-10’u geçmemektedir. En iyimser rakamla 500’e yakın sayıda ocaktan da kömür çıkarılmaktadır.

 

MADENCİLİK SEKTÖRÜNDE İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ

Madencilik, doğası gereği içerdiği riskler nedeni ile özellik arz eden, bilgi, deneyim, uzmanlık ve sürekli denetimi gerektiren dünyanın en ağır iş kollarından birisidir. Söz konusu deneyim ve uzmanlık, uzun yıllar hatta nesiller gerektirmektedir. Son 35 yıldır devletin küçültülmesi, kamunun faaliyet alanının daraltılması ile iktisadi etkinlik ve verimliliğin sağlanacağı savı ile uygulanılmaya çalışılan girişimler sonucu, ülkemiz madencilik sektörü yarı yarıya küçültüldüğü gibi, nesillerin bilgi ve deneyim birikimi de darmadağın edilmiş, edilmektedir.

Madencilik sektöründe gerek kamu gerekse özel sektörün çeşitli problemleri mevcuttur. Özelleştirme adı altında hesapsız, plansız bir şekilde özel sektöre devredilecek kamu madenciliği sektörümüze hiçbir katkı sağlamayacaktır. Özelleştirmeler sonrası madencilik sektöründe kamu denetimi yeterince sağlanamamaktadır. Sektörün özelliği göz önüne alınarak kapsamlı bir risk haritasının ilgili Bakanlıklarca hazırlanması ve denetimlerin buna göre yapılması gerekmektedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından çıkarılan yeni İş Kanunu ve ilgili yönetmelikleri, madencilik sektöründe etkin denetlemenin yapılabilmesi bakımından son derece yetersizdir ve ciddi sakıncalar içermektedir. Söz konusu mevzuat, yeniden gözden geçirilerek madencilik sektörünün özellik arz eden sorunları da göz önüne alınarak yeniden düzenlenmelidir.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın madencilikten sorumlu birimi Maden İşleri Genel Müdürlüğü’ne, yasa ile, “madencilik faaliyetlerinin iş güvenliği ve işçi sağlığı ilkelerine uygun yürütülmesini takip etme” görevi de verilmiştir. Bununla beraber, söz konusu Genel Müdürlüğün 150 civarında personeli ile 24.000’in üzerindeki maden ruhsatını yeterince takip edebilmesi mümkün değildir. Bu kuruluş, madencilik sektörünün ihtiyaçlarına yönelik olarak yeniden yapılandırılmalı, personel kadrosu gerek nicelik gerekse nitelik bakımından geliştirilmelidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Çalışma sonrası yapılan değerlendirmede ortaya çıkan eksiklikler 9 ana başlık altında toplanmıştır;

 

1-Organizasyon, Gözetim ve Genel Çalışma Şartları

2-Mekanik ve Elektrikli Ekipman ve Tesisler

3-Tahkimat

4-Havalandırma

5-Yangın ve Patlama

6-Ulaşım Yolları

7-Kurtarma ve Tahliye

8-Nakliyat

9-Sosyal Tesisler

 

Ve sonuç olarak çalışma, “genel olarak, işverenler tarafından iş sağlığı ve güvenliğine gereken önemin verilmediği, çalışanların ise eğitim düzeylerinin yetersiz olduğu tespit edilmiştir” denilmektedir.

 

SONUÇ ve ÖNERİLER

 

Madencilik kavramının önemi, ülkemizde henüz yerleşmemiştir. Oysaki maden kaynaklarının çok önemli ve eşsiz bir özelliği vardır; bu özellik, madenlerin yenilenebilir olmayıp tükenebilir nitelikte olmalarından kaynaklanmaktadır. Tarım ürünlerini ihraç edebilir ve her yeni hasat mevsiminde, yeniden üretip, yeniden ihraç edebilirsiniz. Aynı şekilde, orman ürünlerini, aradan on yıllar da geçse, yeniden yetiştirebilir, keser, biçer ve yeniden ihraç edebilirsiniz. Ne var ki gemiler yükü kömür çıkartılarak sevk edilen bir ocaktan bir daha kömür çıkaramayız. Çünkü maden cevherlerinin oluşumu tersinir bir süreç değildir. Madenlerimiz için uygulanacak bütün ekonomi politikalarının, bu özelliği göz ardı etmeden tayin edilmesi ve gelecek nesillerimizin de kollanması gerekirken, tam tersine tutumlarla, günü birlik uygulamalara gidilmektedir. Ulusal madencilik yaklaşımı çıkarabilmeye yardımcı olacak bir değerlendirme kurulu yararlı olabilir.

Sosyal taraflar, kamu ve üniversiteler ile meslek odalarından oluşturulan bir ulusal değerlendirme ve öneri kurulu: madenciliği masaya yatırılmalıdır. Bu kurul; İncelemeli, tartışmalı ve ortak sonuçlar çıkarmalıdır.

Bu kurul; kamu (devlet),  işverenler, meslek odaları, üniversite ve çalışanların örgütlerinin temsilcilerinden oluşan sahici bir kurul olmalıdır. Böyle olursa bu kurulun ortaya koyduğu çözümler ülke çapında sahiplenilir. Uygulama imkânı bulur.

Böylesi kurullarında katkısıyla Madencilikte; aramadan işletmeciliğe ve pazarlamaya kadar tüm süreçler için bir madencilik politikası KENDİ AKLIMIZLA oluşturulabilir.

Madencilik sektöründe yaşanan krizin, emeğiyle çalışan kitlelerle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmadığını bilince çıkarmak gerekir. Bu bilince varabilirsek krizin faturasını önümüze getirenlere karşı,  alternatifsizlik teranelerini dillerinden düşürmeyenlere karşı, biz de kendi alternatiflerimizi ileri sürmekten öte talep ederiz. Buna yerden göğe kadar hakkımız vardır ve bu mümkündür. Çünkü; Gerçekleri tahrif edenlere, devamlı çözümsüzlük ve uyuşmazlık mesajları gönderenlere rağmen, çözüm de, alternatif de vardır.

 

Aşağıda işimizin ve konumuzun özelliği nedeniyle, özel çözüm önerileri ayrı ayrı ele alınmıştır.

 

Ülkemiz şiddetle ihtiyaç duyduğu halde, bir Madencilik stratejisinden yoksundur. Oysaki madencilik, vazgeçilmeyecek ölçüde stratejik bir sektördür. Türkiye; daha fazla zaman kaybetmeden, kalıcı bir madencilik stratejisi planlamalıdır. Bu stratejinin ana çerçevesi, madencilik politikalarının belirlenmesi ve bu politikaların gelecek ve statü kaygısı taşıyan siyasilerle değil, mutlaka uzmanlar eliyle doldurulması gerekmektedir. Bürokratik unvanı her ne olursa olsun, madenlerin istihracı, zenginleştirilmesi, izabesi ve rafinasyonu uğrunda yıllarını harcamış olanlar dışında hiç kimse bu stratejinin içinde yer almamalıdır.

 

Madencilik dışındaki birçok sektörde organize sanayi bölgesi kapsamında faaliyetler belli bir yerde toplanmakta işletmelere altyapı açısından uygun bir ortam oluşturulmaktadır. Madencilikte ise doğal koşullar işletme yerini belirlemekte ve çoğu zaman bu bölgeler yerleşim alanlarının dışında, alt yapısı olmayan yerler olmaktadır. Bu nedenle maden yataklarının bulunduğu ücra yerlere altyapının getirilmesi ve kentler dışında yeni iş sahalarının açılması sağlanmalıdır.

 

Yeraltı kaynaklarımızın boyutu nedir? İhtiyacımızın ne kadarını karşılayabilir? Gelişmiş bir Türkiye’nin ne kadar hammaddeye ihtiyacı vardır ve ne kadarını öz kaynaklarımızdan karşılayabiliriz? Bu gibi soruları sağlıklı olarak cevaplayabilmek için, konuya uzun vadeli politikalarla yaklaşılmalı ve madencilik stratejileri gerçek zeminler üzerine oturtulmalıdır.

 

Maden kaynaklarımız konusunda çok afaki rakamlar telaffuz edilmektedir. Örneğin, Zonguldak Havzası, Hasançelebi Demir Yatağı, Beylikahır Barit- Flüorit- Nadir Toprak Metalleri Yatağı… Bu belirsizliklerin giderilmesi için, maden cevherinin teknolojik özelliklerinin tayini de dahil olmak üzere, işletilebilir bazdaki rezerv tespit çalışmalarına hız verilmelidir.

 

Türkiye’de istikrarlı sanayileşme ve kentleşme politikalarının oluşturulmamış olmasından dolayı öncelikle sanayinin ihtiyacı olan hammadde ve yarı mamulün standartları, özellikleri ve talep düzeyinin belirlendiği sağlıklı bir envanter bulunmamaktadır. Bu nedenle madencilik sektörü fiyat ve talep dalgalanmaları karşısında istikrarlı bir üretim programı oluşturamamakta ve bunun sonucunda stoklar artmakta, işletmeler dönem dönem tatil edilmektedir. Madenciliğin ihtiyaç duyduğu bu envanter ve standartlar ivedilikle oluşturulmalıdır.

 

Ülkemizdeki birçok alan koruma altına alınmış ancak madenlerin korunması gibi bir kavram hayat bulmamıştır. Doğal kaynaklarımızın üzerine şehirler kurulmakta, tesisler oluşturulmaktadır. Ayrıca madencilikten anlamayan herkes tarafından ruhsat alınabilmekte ve definecilik anlayışı ile yaklaşılan madenlerimizin yüksek tenörlü kısımları alındıktan sonra terk edilmektedir. Tükenebilir olan bu kaynakların kazanımlarını güçleştirecek oluşumlara izin verilmemeli, Madenleri Koruma Kanunu çıkartılmalıdır.

 

Türkiye’nin doğal kaynakları modern jeoloji, jeofizik ve jeokimyasal yöntemlerle aranmalı, yeni kaynakların bulunarak rezervleri belirlenmeli, bilinen kaynakların potansiyellerine ileri teknoloji ile yapılacak etütlerle ilave kaynaklar eklenmeli, bilinen madencilik varlığının rezervlerine kesinlik kazandırılmalı, teknolojik maden araştırma ve işletmeciliğinin yapılmasının sağlanması yönünde önem verilmelidir.

 

Madencilik sektörünün maden arama faaliyetlerinden üretime kadar uzanan çalışmalarında ihtiyaç duyduğu madencilik politikalarını oluşturmak, gerekli her türlü koordinasyonu gerçekleştirmek ve engelleri aşmak için yaptırım gücü olan, en üst düzeyde bir otoriteyi sağlamak ihtiyacını karşılamak amacıyla bir Madencilik Bakanlığı’nın kurulması kaçınılmaz görülmektedir.

 

Maden arama ve incelemeleri ile görevli bir kamu kurumu olan MTA, kuruluş kanunu, planlama, örgütlenme, eleman politikası, kuruluş içi ve dışı koordinasyon ve mali kaynaklar yönünden yeniden büyüteç altına alınarak, madencilik sektörüne teknik düzeyde en yüksek katkıyı sağlayacak biçimde irdelenmeli, başka bir anlatımla Kurum, bu çalışmalar için gerekli bilimsel alt yapının oluşturulması, maden yataklarımızla ilgili temel jeolojik problemlerimizin çözümü, arama faaliyetlerinin yeni tekniklerle yapılması, maden yataklarının işletilmesi yönünde teknolojik araştırmaların gerçekleştirilmesi, sektöre deneyimli eleman yetiştirilmesi ve teknik danışmanlık hizmetlerinin verilmesi alanlarında yeniden organize edilmesi amacıyla çağdaş maden arama kuruluşlarının gerektirdiği yapıya kavuşacak biçimde yeniden yapılandırılmalıdır. Bu çerçevede, gerek maden arama çalışmalarının gerekse laboratuar hizmetlerinin yerine getirilmesinde, günümüzdeki teknolojiye uyumlu teknik ve yöntemlerle araç, gereç ve malzemenin kullanılması temin ve tercih edilmelidir.

 

Türkiye kendi koşullarına uygun madencilik teknolojilerini geliştirmeye ağırlık vermeli; bu amaca yönelik olmak üzere her kurumda göstermelik olarak kurulmuş bulunan araştırma-geliştirme (AR-GE) birimleri hayata geçirilmelidir. Bu birimlerin üniversite, TÜBİTAK ve maden makineleri üreticileri vb. kuruluşlarla işbirliği içinde çalışmaları sağlanmalıdır.

 

Üretimi yapılmayan ve sorunlu olan cevher yatakları ekonomikliği ve pazar araştırmaları yapılarak, zenginleştirme işlemlerinden geçirilip üretilebilir hale getirilmelidir.

 

Madencilikle ilgili KİT’lerin etkin ve verimli çalışması için yapısal düzenlemeler getirilmeli, yatırımları ve teknolojik gelişmeleri engellenmemelidir.

 

 

Madencilik sektöründe bulunan KİT’lerin yönetsel yapılarına bakıldığında, yönetim kurulu üyeliklerinin çoğunluğunu bir önceki dönem seçimi kaybeden veya madencilikle hiçbir ilgisi olmayan bir çok kişinin var olduğu görülmektedir. Bu nedenle KİT’lerin yönetim kurulları, kurumların sorunlarına çözüm sunabilecek kişilerden oluşturulması gerekmektedir.

 

KİT’lerde yıllardan beri devam eden işlevsel ve yönetsel erozyonun yanı sıra, yıllardır devam eden özelleştirme programlarının “her derde devadır” anlayışı terk edilerek, sektörün kendine has özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu anlayış devam ederse sektörün gelecekte daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalacağı gerçeğini unutmamak gerekir.

 

Kamu madencilik kuruluşlarında karmaşanın önlenmesi, koordinasyonun sağlanması için maden arama ve işletmeciliği ile ilgili bütün kuruluşların, ilgi alanı yalnızca madencilik olan bir yönetsel sistemle koordineli biçimde üretim yapmaları sağlanmalıdır.

 

İşletme projeleri ile MİGEM’ne “beyan” edilen işletilebilir rezervlerin yeterince kurtarılıp kurtarılmadığı mutlaka denetlenmeli; kaynakların yanlış işletme yöntemleriyle israfı önlenmelidir. Artık Mostra Madenciliği Devri Kapanmıştır.

 

Ruhsat başvurularında ön yeterlilik aranmaması, Maden Kanunun “Beyan Usulüne” dayanmış olması, işletme projeleri ve faaliyet raporlarının uzman kişi ve kuruluşlarca incelenmeden sadece yasal evrak olarak görülmesi, aramadan pazarlamaya kadar gerekli denetimin yapılamama nedenleriyle doğal kaynakların bilimsel gerçeklere dayanarak tespit edilerek madencilik bilim ve teknolojilerine uygun şekilde işletildiği konusunda ciddi tereddütler bulunmaktadır. Bu yasal boşluk içerisinde sektörde binlerce saha “Ruhsat Spekülatörlerin” elinde yıllarca tutulmakta, bir çok işletmede rezerv ve talebe göre  çok düşük miktarda üretim yapılmaktadır.

 

Gerek kamuda gerekse de özel sektörde teknoloji bir kere satın alınmalı ve yeni teknolojiler üretilmelidir.

 

Madencilik, bu bölümde açıklanmaya çalışılan ayırt edici özellikleri göz önünde bulundurularak her kademede teşvik edilmeli; harita, teknik yardım, yol, enerji gibi alt yapı niteliğindeki gereksinimlere kolaylık ve öncelik sağlanmalıdır.

 

Madensel ürünler yalnızca ödemeler dengesini olumlu yönde etkileyecek metalar olarak görülmemeli, aynı zamanda üzerine inşaa edilecek sanayilerin girdisi ve bu sanayilerde üretilecek teknolojilerin sürükleyici gücü olarak da kabul edilmelidir.

 

Maden işletmeciliğinin tüm kademelerinde (işletmecilerde dahil olmak üzere), yapılacak iş ile ilgili eğitimden geçmemiş kişilerin istihdamı önlenmeli ve devlet gerekli iş gücünün eğitimi konusunda gerekli yaptırımları uygulamaya sokmalıdır.

 

Günümüzde, maden ihtiyacımızdan çok ithalata kaynak aranmaktadır. Bu ithalatın büyük bir kısmı da iki kaleme ayrılmaktadır. KÖMÜR ve DEMİR. Bu iki maden üzerinde özellikle durulması gerekmektedir. Zonguldak Taşkömürü Havzasının daha efektif hale nasıl getirileceği ve ülkemizdeki yüksek tenörlü demir yataklarının aranması konularında çalışmalar derhal başlatılmalıdır.

 

Ülkemizin kömür madenciliği, yanlış politikalar sonucu ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. 80’li yılların başında, başta büyük şehirler olmak üzere başlayan hava kirliliğinin tek sorumlusu ülkemizin kömürleri olarak görülmüş ve kömür ithalatına başlanmıştır. Hava kirliliği birçok faktöre bağlıdır. Tek neden kömür değildir. Bilinçsiz ithalat sonucu başta özel sektör kömürcülerimiz batma noktasına gelmiştir. Türkiye linyit ve taşkömürü rezervi 9.5 milyar ton olmasına rağmen her yıl yaklaşık 500 milyon dolar ödeyerek kömür ithal etmek zorunda kalınmıştır. Türkiye’nin kömür politikası ele alınmalı, ülkemiz kaynaklarını olumsuz yönde etkileyen politikalar yeniden gözden geçirilmelidir.

 

Sanayi kuruluşlarının gereksinme duyduğu madenler için makro düzeyde master arama projelerinin geliştirilmesi, bu projelerde belirlenen hammaddelere yönelik aramaların gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla MTA’nın bünyesinde ilgili kurumlardan temin edilecek uzmanlardan oluşacak, başta kömür ve demir olmak üzere madencilik sektörü ve ülke ekonomisi için en çok gereksinim duyulacak cevherlerden her biri için ayrı ayrı çalışma grupları kurulmalıdır. Bu çalışma gruplarınca uygulanacak dedektif maden prospeksiyonu çerçevesinde aranan hammaddelerle ilgili olarak TKİ, TTK, DSİ, Eti Holding AŞ., KBİ, TDÇİ ve TPAO gibi çeşitli kuruluşlarca yapılmış jeolojik etüt ve haritaların incelenmesi ve kompilasyonu ile bu kuruluşların değişik amaçlarla yapmış oldukları sondajların stamplarının ayrıntılı bir incelemeye tabi tutulması sonucu saptanan programlar uyarınca arama çalışmalarına yeni bir ivme kazandırılmalıdır.

 

Madencilik sektörünün finans sorunu çözülmelidir. Önce Etibank’ın daha sonra da Madencilik Fonu’nun siyasi irade tarafından kapatılması üzerine, sektörümüz ile ilgili dünyadaki dalgalanmalar karşısında önünü göremeyen sektör temsilcileri büyük bir boşluk içinde bırakılmıştır. Bunun için bağımsız bir Madencilik İhtisas Bankası’na ihtiyaç vardır. Bu bankanın sektörümüzü destekleyici girişimleriyle gerek kamu gerekse de özel işletmeciler madencilik yatırımlarına başlamadan önce hiç olmazsa bir finansal sıkıntıyla karşılaşmayacaklardır.

 

Türkiye’de hemen tüm sektörlerin finansman sorunu çözümlenmiş iken, madencilik sektöründe bu sorun nedense görmezlikten gelinmektedir. Madencilik, en azından başlangıçta, sektör dışından beslenen sürekli ve yeterli kaynaklarla finanse edilmelidir.

 

Madencilik sektörünü finans yönünden desteklemek amacıyla kurulan Madencilik Fonu’nun diğer Fonlarla beraber kapatılması öncelikle sektörün desteklenmesini ve bazı önemli konularda (demir taşımacılığının desteklenmesi gibi) devletin sektöre müdahale şansını yitirmesine neden olmaktadır. Madencilik Fonu acilen tekrar hayata geçirilerek, Teşkilat Yasası mutlaka çıkarılmalıdır.

 

Uluslararası fiyat dalgalanmalarına çok hassas olan madencilik sektöründe özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler için faaliyetlerin sürekli kılınması amacıyla ve yeni yatırımlara kaynak verilmesi doğrultusunda kaynak aktarımı sağlanmalıdır.

 

Günümüzde madenlerimize dayalı sanayileşmenin yeterli düzeyde gerçekleştirilmemiş olması nedeniyle maden üretimimiz, mamul maddeye dönüştürülmeden ağırlıklı olarak ara ürün ya da hammadde boyutunda kalmıştır. Katma değerin yurt içinde kalabileceği nihai ürün ve uç ürün üretimine öncelik verilerek maden ihracatının bu doğrultuda planlanması gerekir.

 

Özellikle son yıllarda maden ithalatının artması üzerine, maden üreticilerimiz birbirleriyle rekabete girmiş ve bunun sonucunda birçok ürünün iç ve dış piyasalardaki değerleri neredeyse yarı yarıya düşmüştür. Maden üreten firmaların bu durum karşısında kolektif çalışmaları şarttır.

 

Gerek iç piyasalarda, gerekse ihracatta, sektörümüzde yaşanan bilinçsiz rekabet madencilik sektörünü, bilim ve teknoloji kullanımından, ileriye dönük planlamalardan uzak, işçi sağlığı, iş güvenliği ve çevreninde göz ardı edildiği bir anlayış içerisinde, her türlü iş makinesiyle herkes tarafından yapılabilir bir sektör haline getirmiştir. Bu durum düzeltilmelidir.

 

Maden işletmelerinin yeniden düzenlenme ve iyileştirme çalışmaları üretim süreci ile aynı zamanda planlanmalı ve işletme faaliyetlerine paralel olarak uygulanmalıdır. İyileştirmelerde ekonomik ve gerçekçi yaklaşımlar ön planda tutulmalıdır.

 

Şimdiye kadar çıkmış olan çevre ile ilgili tüm yasa, yönetmelik ve tebliğler arasındaki çelişkilerin giderilerek uygulanabilirliğinin sağlanması, çıkarılacak yeni mevzuat kapsamında bu konuya özen gösterilmesi ve uygulamadan kaynaklanan sorunlar doğrultusunda belirli aralıklarla gözden geçirilmesi sağlanmalıdır.

 

Madencilikle ilgili ÇED raporu hazırlanmasında, raporun uygulanabilirliği açısından ilgili teknik elemanın imzası kesinlikle aranmalı, bu konu çıkarılacak yeni mevzuatlarda mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

 

Maden İşleri Genel Müdürlüğü ile işbirliğine gidilerek madencilik sektörünün kapasite ve alan açısından gruplandırılması ve küçük işletme gruplarına giren madenler için sadece ön ÇED araştırmasının istenmesi gerekli ve yararlı olacaktır. Aksi takdirde küçük ölçekli birçok maden işletmesi ÇED raporu hazırlanmasının maliyeti nedeniyle ya mevzuata uygunluk açısından piyasa işi uygulanırlığı olmayan tapon raporlar hazırlatması ya da zor durumlara düşmesi engellenmelidir.

 

Her alanda olduğu gibi, madencilik sektöründe de uygulanan günlük politikalar terk edilmeli ve ülkemiz kendi kaynaklarından sonuna kadar en akılcı biçimde yararlanmayı hedef alarak orta ve uzun vadeli planlamalara geçmelidir. Bu doğrultuda madencilik özeline bir master planı hazırlanmalıdır.

 

Madenlere, dış ödemeler dengesini düzeltecek sıradan bir ihracat kalemi gibi bakılmamalı; metalürji ile birlikte ele alınarak, ağır sanayinin temel girdilerini sağlayacak ve kaynak yaratacak bir sektör olarak yaklaşılmalıdır.

 

Halâ yeterince aranmamış ülkemizin sistematik ve rasyonel bir biçimde aranmasına yönelik planlar hedeflenmeli ithal edilen madenlerin aranmasına önem ve öncelik verilmelidir.

 

Ne getirip götüreceği iyice hesaplanmadan, gözü kapalı yabancı sermaye davetleri çıkarılmamalıdır. Madenlerimizin ülke çıkarları doğrultusunda üretilmesine özen gösterilmelidir.

 

Madencilik sektörünü finanse etme asli görevi ile kurulan ETİBANK bir madencilik ihtisas bankası olarak yeniden hayata geçirilmeli, IMF dayatmaları ile Madencilik Fonu’nun kapatılmasının ardından doğan boşluk kapatılmalıdır.

 

Madenciliğin önemini yeterince kavratabilmek için, yazılı ve görsel medyadan yararlanılmalı ve okul müfredatlarının kapsamı, konuyla ilgili doğru ve sağlıklı bilgilerle donatılmalıdır.

 

Ülkemizin gerçeklerine uygun madencilik teknolojilerini geliştirebilmek için gereken örgütlenmeler, çeşitli ve bol miktarda genel müdürlükler oluşturmak yerine, ilgili kuruluş bünyelerinde bu işlev için kurulmuş olan birimlerin reorganize edilmesi, desteklenmesi ve çalışanların özendirilmesi suretiyle sağlanmalıdır.

 

Yapacağı işle ilgili yeterli teorik ve pratik eğitimden geçmemiş hiçbir kişi ocaklara sokulmamalı ve bu eğitim için devletçe öncelik ve destek sağlanmalıdır.

 

Son söz olarak, ülkemiz için aydınlık günlerin 21. yüzyılda gelmesini diliyoruz. Barış, özgürlük, kardeşlikten yana, uzmanların denetim ve kontrolünde, bilim ve teknolojilerin uygulandığı üretimden yana, hukukun üstünlüğünün yerleştiği, demokratik, insan haklarına saygılı bir yönetim anlayışında sanayileşmiş aydınlık bir Türkiye özlemi içerisinde umutlarımızı çalışma azmi ile birlikte 21. yüzyıla taşımamız gerekmektedir.

 

Bilinmektedir ki;

 

MADENCİLİK YOKSA GELECEK DE YOKTUR…

 

SOMA KATLİAMI

 

Bu kadar tehlikeli olduğunu bile bile ve göre göre neden maden ocağında çalışıyorsun sorusu karşısında:

Yukarıda açlıktan ölüm kesin.

Aşağıda ise ölüm bir ihtimal. Cevabını veren maden işçisi, çaresizliği, kıstırılmışlığı çok güzel anlatıyor değil mi?

İşsizlik ve yoksulluk karşısında bu kahredici çaresizlik nasıl oldu. Neden oldu ?

 

13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa’da Soma Kömür İşletmelerine bağlı Eynez bölgesi maden ocağında meydana gelen facia son yüzyılın en büyük iş cinayetlerinden biri olarak kayıtlara geçti.

 

Soma Katliamının nedenleri arasında havalandırma sistemlerindeki sorunlar, kaçış yolları yetersizliği, kişisel koruyucu donanımların yetersizliği gibi altyapı ve teknolojik sorunlar olmak ile beraber 301 maden işçisinin yaşamını yitirdiği Soma Katliamı’nın birinci dereceden faili rant hırsı için işçilere kölece bir yaşamı reva gören neo-liberal sistemdir. Bu neo-liberal sistemin ekonomik ve politik organizasyonun icracısı ise İktidardır.

Soma Katliamı, yurttaşın başta yaşam hakkı olmak üzere sosyo-ekonomik ve demokratik hakkını güvence altına alan değil, tam tersine yurttaşına karşı kendisini koruyan, iktidar ve sermaye kesiminin menfaatlerini merkeze alan devlet ve hükümet anlayışının kanla ödenmiş bir bedelidir.

Bu felaket iş kazası olarak nitelendirilemez. Çünkü iş kazası olabilmesi için, o iş yerinde tüm teknolojik imkânların kullanılarak, işçi sağlığı ve güvenliği hakkında önlemlerin eksiksiz alınmış olması ancak standartlara göre alınmış önlemlere rağmen öngörülmeyen bir durumun kazaya yol açmış olması gerekiyordu. Fakat durum, maliyeti düşürmek için işçilerin göz göre göre ölüme gönderilmesinden ibarettir. İddialar Soma Kömür İşletmesinde açıkça öngörülebilir olan risk altında çalışıldığını ortaya koymuştur.

Soma katliamının detaylı incelemesi TBMM Soma Araştırma Komisyonu tarafından yayınlandı. Bu komisyon raporunun gerekçeler böümünün ana başlıkları bile katliamın nedenlerinin anlamak noktasında yeterlidir. Ancak bu ve benzeri katliamların nedenleri açısından sadece işyerinde ki fiziki koşulları değerlendirmekte yeterli olmayacaktır. Soma katliamının gerçekleşmesinde payı olan en temel iki faktör siyaset/iktidar katkısı ve Sendika, işveren işbirliğidir.

işyerinde ki fiziki koşullar ve sektörel yetersizlikler konusunda ise TBMM Soma Komisyon raporunun yayınladığı raporun sadece ana başlıkları

 

1-Taşeronlaşma:

2-Üretim zorlaması:

3-Rödovans:

4-Denetim Zaafiyeti

5-Yanlış Tarım Politikaları

Yukarıda maddeler halinde sayılan nedenlerin geniş bir biçimde izahı komisyonun kamuoyu ile paylaştığı raporda mevcuttur. Hükümet hem bu raporun oluşması aşamasında hemde sonrasında verdiği sözleri tutmamış sektörel düzenleme adı altında yaptığı düzenlemeleri ise yine kar hırsı ve siyasal rant elde etme kaygıları ile yapmıştır.

Sorunların aynısı da değil daha fazlası Ermenek’te ve diğer yerlerde devam ediyor.

Tekrar hatırlatalım: Türkiye’yi ve neredeyse tüm dünyayı sarsan, vicdanları kanatıp dehşete düşüren

Soma ve Ermenek facialarından sonra, verilen sözler tutulmadı, eksik olarak yasalaştı.

Sonra, Soma’da 2831 işçi topluca işten atıldı. Bu 2831 işçinin:

Kıdem tazminatları ödenmedi. Büyük bir çoğunluğu hala işsizdir. Ne olacağı belli değil. Sorunlu ocakların sorunları giderilmedi. Üretime konulmadı.

Faciada sakatlananlar ve meslek Hastası olanlar kaderine terk edildi. Yeraltında çalışan kömür işçileri için 2 asgarİ ücret ve 7.5 saat çalışma sözü yasalaşmıştır ancak Bir çok işyerinde çalışma saatleri servis-yol dahil ortalama 11 saat olarak uygulanmaktadır.

Bir çok işyerinde işveren tarafından sağlanan servisler ve yemek kaldırılıp, tamamen ücretli hale getirilmiştir.

Soma davası Akhisar’da 11 ay sonra ve eksikle başlayabilmiştir. Davaya zaman zaman Adalet Bakanlığının müdahale etmesinden şikayet edilmektedir.

Sadece Soma’da değil, Türkiye’de İşçilerin Adalete ulaşımı imkansız hale getirilmiştir.

İş müfettişler kararları ve mahkeme kararları uygulanmamaktadır.

 

Türkiye’de: Ucuz üretim (Ucuz işçilik) en temel yazılı olmayan devlet modeli haline getirildi. Taşeronlaşmanın yaklaşık %90’ı ekonomik taşerondur.

Yerleşmemiş demokrasi kuralları, yasalar ve mevzuat kolayca askıya alınıyor

Taşeronların asıl işte üretim yapamayacağı yasa maddesi kamu kurumlarında bile çiğneniyor.

Sağlık bakanlığı ya da diğer kamu kurum ve işletmelerinde devlet ana işveren sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınıyor. Mahkeme kararlarını uygulamıyor.

Denetim ve normların esnekleştirilip deformasyonu ya da uygulanmaması tüm keskinliğiyle sürdürülüyor.

Bu durumda ISIG alanında hangi önlemler alınırsa alınsın sonuç değişmiyor. İşkazaları ve ölümler sürekli artıyor.

“Türkiye’yi bir şirket gibi yönetmek” iddiası işte budur. Soma ve benzeri faciaları hazırlayan çerçeve işte böyle geniş ve komplikedir

 

Türkiye: Ekonomideki artan kırılganlık, krize gidişi hızlandırıyor:

 

2013 yılı ortalarından bu yana küresel düzeyde ortaya çıkan bazı gelişmeler kapitalist ekonomilerdeki ekonomik durgunluğun, sarsıntı benzeri geçici bir şey değil, artık kalıcı bir durum olduğunu, Avro bölgesi ve Japon ekonomilerinin fiilen resesyona girdiklerini, gelişmiş kapitalist ülkelerde yeni fakat 2008’dekinden şiddetli bir finansal krizin gelmekte olduğunu ortaya koydu.  Ayrıca “yükselen ekonomiler” olarak tabir edilen ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı azgelişmiş ülke ekonomilerinin diğerlerinden ayrışmadıkları ve özellikle de son iki yılda iniş-çıkışlar gösteren uluslar arası sermaye hareketlerinden olumsuz etkilenerek büyümelerinin yavaşladığı ve kırılganlıklarının arttığı gözlemleniyor.

Bu gelişmelerden hareketle küresel sermaye ve emperyalist devletler bu durumdan, krizi Fed kararları ve sermaye hareketleri aracılığıyla azgelişmiş ülkelere aktarmak ve son tahlilde bölgesel savaşları yoğunlaştırmak ve yeni bir paylaşım savaşını hazırlamak ve otoriterliğe ve faşizme yönelerek krizin bedelini emekçilere ödettirmek yollarıyla çıkmayı denemektedirler.

Uluslararası düzeydeki bu gelişmelerden en çok etkilenen ülkelerin başında Türkiye geliyor.

 

Öyle ki 2013 Mayıs ayında ABD Merkez Bankası Fed’in piyasalardan tahvil ve bono alımını aylık 10 milyar ABD doları azaltacağını ve en geç bir yıl içinde bu alımı sıfırlayacağını açıklaması bile BİST Endeksinin ani düşüşüne, Hazine bonosu alımlarının azalmasına, gecelik faiz oranlarının artmasına,  ABD dolarının değerinin 2 TL’nin üzerine çıkmasına, kur üzerindeki baskıyı yavaşlatmak için Hükümetin döviz satış ihalelerine başvurmasına, bunun da net döviz rezervlerinin yüzde 15 azalmasına,  10 yıllık Hazine bonolarının faizinin 19 ayda ilk kez yüzde 10’un üzerine çıkmasına ve Türkiye’den Mayıs-Haziran aylarında 11 milyar ABD dolarının üzerinde bir kaynak çıkışına neden oldu.

 

Sadece bir açıklamanın bile piyasaları sarsması, bir yandan Türkiye ekonomisinin küresel finans kapitale ne denli bağımlı ve krizlere ne denli yatkın olduğunu,  diğer yandan da hızlı büyüme, sağlam kamu maliyesi/ bütçe ve düşük borç stoku düzeyleri gibi övünç kaynağı olarak gösterilen unsurların sistemik sorunlar karşısında ne denli yetersiz kaldığını ortaya koymaktadır. Keza bu gelişmeler, para politikaları ile ilgili olarak asıl söz sahibinin T.C. Merkez Bankası’ndan ziyade, Fed olduğunu göstererek, Türkiye’nin hem siyasal hem de ekonomik yönden emperyalizme olan bağımlılığının derecesini sergilemektedir.

 

Türkiye ekonomisinin bu hale nasıl geldiği sorusunun yanıtı izlenen birikim stratejisi ile yakından ilgilidir. Özellikle son on yıldır Türkiye’de uygulanmakta olan neo liberal birikim-büyüme stratejisi, 24 Ocak 1980 Kararları ile başlatılan emperyalist – kapitalist sisteme yeniden eklemlenme sürecinin son halkasıdır. Bu süreçte Türkiye ekonomisi her açıdan, ama özellikle de kaynak temini açısından, uluslararası finans kapitale daha da bağımlı hale getirildi. Bu dönemde büyüme, yerli tasarrufların % 13’ler gibi (bu oran 2002 yılında % 18,6 idi) çok yetersiz bir durumda olmasından ötürü, yabancı kaynak kullanımı ile mümkün olabildi. Buna, bu dönemdeki dışsal dinamik olarak uluslararası likide bolluğunun yüksek getirili ülkelere yönelme ihtiyacı da eklenince, dış kaynağa bağımlı büyüme stratejisi hem mümkün olabildi, hem de uluslararası kapitalist sistem nezdinde meşruiyet kazandı. Öyle ki tarihsel olarak 2005 yılına kadar yılda ortalama 20 milyar ABD dolarlık dış kaynak kullanan Türkiye’nin bu tarihten sonraki dış kaynak kullanımı 50 milyar ABD dolarının üzerine çıktı. Bu kaynağın önemli bir kısmı kısa vadeli kaynak niteliğinde oldu.

Bir başka anlatımla, Türkiye’de ekonomik konjonktür büyük ölçüde dışsal olarak belirlenmekte ve dış dünya ile Türkiye arasındaki dış kaynak hareketleri bu bakımdan ön planda olmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye ekonomisinde 2009 yılından bu yana gerçekleşen üç dalgalanmadan birincisi (yukarı doğru) 2009’un son iki ayı ile Temmuz 2011 arasında gerçekleşti. Batı merkez bankaları, finans kapitali krizden kurtarmak için bol likidite pompaladılar ve bu fonların önemli bir bölümü çevre ekonomilerine girdi. Türkiye de bu furyadan bol kepçe pay aldı, bu konjonktürün geçerli olduğu yirmi bir ay boyunca Türkiye’ye giren yabancı sermaye toplamı 103 milyar ABD dolarına ( aylık ortalama 5 milyar dolara) ulaştı. İkinci yukarı dalgalanma Temmuz 2012-Nisan 2013 dönemi olmak üzere on ay sürdü,  Avrupa Merkez Bankası’nın ve Fed’in açılan para muslukları, Türkiye’ye de akmış ve aylık ortalama 7,5 milyar doları aşan bir yabancı sermaye girişi gerçekleşti. Bu akımların sonucunda, ilkinde 2010 ve 2011’de ekonomi % 9 büyüdü ama 75 milyar dolarlık bir dış açık bu konjonktürün bir armağanı olarak kaldı.  Mayıs-Haziran 2013’e gelindiğinde dış kaynak akımları hâlâ pozitif değerlerde seyretmeyi, ama bu bir önceki iniş konjonktüründen çok daha hızla daralarak, sürdürdü.Yani Türkiye ekonomisi, net sermaye çıkışı olmadan da, sadece dış kaynak girişi azaldığı için küçülme ivmesine geçebilecek kırılganlıkta bir ekonomidir.

2012 yılına değin AKP iktidarları döneminde,  ortalama yüzde 5-6 büyüme sağlayan ve bol sıcak para, düşük kur ve yüksek faiz ve yüksek ithalat ve yüksek cari açık mekanizmasına dayalı olarak temelde bankacılık sistemi üzerinden gelen paralarla, başta bankacılık, borsa,  gayrimenkul-inşaat, perakendecilik ve ithalata dayalı tüketim sektörlerinde balonlar şişirerek yürüyen, böylece hem ekonomik canlılık yaratırken, hem de özellikle de, kentsel rant projeleri üzerinden sermaye ve servet birikimi sağlayan, böylece kitlelerin borçluluğunu ve yoksulluğunu artırırken, onlarca yeni dolar milyarderi üreten büyüme stratejisi artık sürdürülemez bir hale geldi.

İlk olarak, Türkiye ekonomisinin büyüme hızı keskin bir biçimde yavaşlıyor. 2010 yılında % 9,2 ve 2011 yılında % 8,8 büyüyen Türkiye ekonomisinin,  2016-18 Orta Vadeli Plan’a göre 2015 yılının ilk dokuz ayında büyüme hızı ancak % 3,4 oldu ve 2016 yılında bunun  % 4,5 olması hedefleniyor.

Bu yılın ilk dokuz ayındaki büyüme hızının detaylarına bakıldığında büyümenin asıl olarak kamusal harcamalarındaki artıştan (% 7,8)  ve hane halkı özel tüketim harcamalarından ( % 3,4) kaynaklandığı, sabit sermaye yatırımlarının büyümeye katkısının eksi yönde % -0,5 ve ihracatın katkısının eksi yönde % -0,6 olduğu, yani  asıl büyümeyi sağlayacak olan özel yatırımların, dolayısıyla da sermaye birikiminin ve ihracatların  büyümeye katkı vermediği gibi gerilediği ortaya çıkmaktadır.

2013 Yılı: Normal büyümenin son yılı

Son on yıldır izlenmekte olan büyüme stratejisinin temelini yabancı kaynağa bağlı inşaat sektöründe gerçekleşen alt yapı ve üst yapı inşaatları oluşturuyor. Nitekim hali hazırda toplamda milli gelirin % 20- 21’ini bulan toplam yatırımların % 45’i inşaat sektörüne gitmektedir.  Para dönüşünün sınai yatırımlara göre iki-üç kat daha hızlı olduğu ve imar değişiklikleri ile ilave rant gelirlerinin sağlandığı bu tür yatırımların büyümeye katkısı ise yüzde 5-6 civarındadır (sanayininki bunun yaklaşık üç katıdır). Bu sektörde yaratılan servet çok daha hızlı ve fazla ama yarattığı istihdam geçici ve niteliksiz, gelir etkisi ise çok zayıftır. Bu sektör diğer sektörlere göre yolsuzluklara çok daha açıktır. Nitekim son yolsuzluk tapelerindeki şirketlerin ağırlığını büyük inşaat şirketlerinin oluşturması tesadüf değildir.

Ancak 2013 yılının sonlarından itibaren inşaat sektöründe ciddi bir yavaşlama göze çarpıyor. Örneğin 2013 yılının ilk altı ayında sektör bir önceki yıla göre ortalama % 6,7 oranında büyümüştü. 2014 yılının ilk ayında ise bir önceki yıla göre büyüme oranı neredeyse yarı yarıya düşerek % 3,8 oldu. Bu gerilemede en önemli faktörler, yükselen faizler ve döviz kurları nedeniyle özellikle ipotekli konut satışlarında görülen belirgin azalma (zira bir önceki yılın aynı ayına göre üçte bire yakın azaldı) ve konut stoklarındaki hızlı artışlardır.

 

Bu veriler kapitalist ekonomilerin büyümesinde asıl faktör olan sermaye birikiminin tıkanmakta olduğunu, zira yatırımların karlılığının azalmakta olduğunu ortaya koymakta ve sistem açısından birikim rejiminin tıkanıklığını açacak olan önlemlere olan ihtiyacı da göstermektedir. Diğer taraftan büyümeyi sağlayan iki unsur olan ihracat pazarlarındaki daralmalar ve artan iç ve dış savaş harcamalarının neden olacağı bütçe açıkları yüzünden ortaya çıkacak bütçe kısıtları 2016’dan itibaren ekonomik büyümenin % 3’ler civarında dahi sürdürülebilmesini zorlaştıracaktır.

 

Türkiye’nin temel ihracat pazarı olan ‘avro bölgesi’ hali hazırda bir deflasyon öncesi durumu yaşıyor. Bu durum da sistemin büyük aktörleri olan bankalar ve şirketlerin bir borç deflasyonuna sürüklenmesinin önünü açıyor. Bu nedenle de ECB hem bu yıl hem de gelecek yıla ilişkin büyüme tahminlerini aşağıya doğru olmak üzere revize etti.

 

Parçası haline geldiği Suriye’deki savaşın neden olduğu pazar kaybının ötesinde, Türkiye’nin son dönem Rusya ile ilişkileri bu pazarın Türkiye açısından kaybedilmekte olduğunu ortaya koymaktadır. Oysa Rusya Türkiye için önemli bir pazardır. Geçen Eylül’den 2015 Eylül’e Türkiye’nin bu pazardan elde ettiği gelir 10,7 milyar ABD doları. Bu GSYH’sinin % 1,5’ine denk düşüyor. Bu gelirler; resmi ihracatlardan, bavul ticaretinden, turizm gelirlerinden ve inşaat/ müteahhitlik hizmetlerinden sağlanan gelirlerden oluşuyor. Sırasıyla; resmi ihracattan yılda 4 milyar dolar (ihracatının % 2,8’i), bavul ticaretinden 3 milyar dolar, turizmden 3 milyar dolar (toplam turistlerin % 11’i) ve inşaat gelirlerinden 0,5 milyar dolar gelir elde ediliyor (Türkiye’nin Rusya’da gerçekleştirdiği inşaat projelerinin yıllık tutarı 4,2 milyar dolar. Bunun % 12’si Türkiye’ye transfer edildiğinde 500 milyon dolarlık bir kaynaktan söz ediliyor).

Ayrıca Türkiye 2014 yılında toplamda 49 milyar m3’lük doğal gaz ithal etti ve bunun % 55’ini Rusya’dan, % 18’ini İran’dan ve % 12’sini Azerbaycan’dan sağladı. Bu doğal gazın % 48’ini elektrik üretiminde , % 25’ini sınaî üretimde ve % 19’unu hane halkı tüketiminde kullandı. Dolayısıyla Türkiye’nin ithalatı vazgeçilemez nitelikte bir ürüne dayalı olduğu için iki ülke arasındaki gerilimden, alternatif temin kaynak maliyetleri artacağından,  Türkiye zararlı çıkacaktır. Bu nedenle de temel ihracat pazarlarındaki bu gelişmelerin Türkiye’nin ihracatına katkı sağlaması beklenmemelidir.

Kamu tüketim harcamalarındaki artış büyümeyi sağlayan diğer önemli etkendir. AKP Hükümetinin mali disipline olan inancının sürdüğü kesin olduğundan,  sanayileşme ya da kalkınmaya dönük yatırım harcamalarında bir artış gözlemlenmediği gibi, halka dönük sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi sosyal harcamalarda reel azalma mevcuttur.

 

Harcamalardaki artışın kaynağı ise savaşa dönük askeri-sınai kompleks harcamaları ve Sarayın harcamaları dışında, sırasıyla, neo liberal birikim stratejisinin temelini oluşturan inşaat – alt yapı ve üst yapı harcamaları (Marmaray, 3. Köprü, 3. Hava limanı, duble yollar ve TOKi), HES’ler ve güvenlik adı altında yapılan harcamalardır.  ‘Gezi Direnişi’nin ardından Lice’de ortaya çıkan gelişmeler aslında son yıllardaki bütçe kaynaklarının önemli bir kısmının da nerelere harcanmakta olduğu gerçeğinin üstündeki örtünün kalkmasını sağlamıştır. Öyle ki, geri çekilmeden bu yana geçen bir yıl boyunca resmi açıklamalara ve gazete haberlerine göre sayıları 314 ila 402 arasında yeni “kalekol / karakol” inşaat ihalesi yapıldı. Bunlardan 102’si tamamlanmış, 143’ünün yapımı sürmekte ve kalanı da ihale aşamasındadır.  Bunların 21’i Dersim’de, 36’sı Diyarbakır’da ve 36’sı Bingöl’de yapılmıştır. Keza sınırda Şırnak hattında 11 ve Munzur / Dersim’de 4 “Güvenlik Barajı” yapılmaktadır. Bunlardan 7’si için hali hazırda 103,5 milyon TL harcanırken toplam maliyetin 207 milyon lirayı bulması beklenmektedir. Ayrıca 820 km’lik bir güvenlik yolu yapılmaktadır.  2000 civarında yeni korucu kadrosu açılmıştır. Bunların 600’ü Bitlis, 960’ı Van ve 600’ü Batman’a verilmiş durumdadır.

Bunlara özellikle Gezi direnişi sırasında ortaya çıkan muhalefetin bastırılmasına ve Bölgedeki Kürt direnişinin bastırılmasına dönük asker ve polis  harcamaları ve IŞİD başta olmak üzere Suriye’deki rejim karşıtı bazı İslamcı örgütlere verildiği iddia edilen desteklerin maliyeti de eklendiğinde büyümenin ardındaki önemli faktörlerden birinin neo liberal- neo muhafazakâr otoriteryan-faşizan  bir yönelimin güvenliğini ve bölgedeki yayılmacılığını sağlamaya dönük harcamalar olduğu söylenebilir

Diğer taraftan ekonomik büyüme ya da kişi başına GSYH artışı, tek başına bir toplumun bütün olarak refahının artmasını anlatan iyi bir gösterge değildir. GSYH büyümesi öncelikle insana ait maliyetleri ve faydaları, emek ve emekçilerin çalışma koşullarını göz ardı ederken ticari işlem değerleri üzerinde yoğunlaşır. Sadece belirli piyasa işlemlerinin değerini ölçer. Üretimi ya da örneğin özgün bir biçimde faydalı mal üretimini göstermez. Öyle ki, örneğin bugün “barış çabaları” silah üretmekten çok daha değerli olmasına rağmen GSYH içinde, dolayısıyla da ticari işlemler arasında yer almaz.

Keza günümüzde kapitalist büyüme bir yanılsamadır. Bu yönüyle de toplumdaki sömürü ilişkilerini ve ekonomideki büyümenin ve zenginliklerin ne pahasına ve kimler tarafından yaratıldığını gizlemeye hizmet etmektedir.

Ayrıca azgelişmişler için büyümeden daha önemli bir sorun kalkınma ve sanayileşmedir. Çünkü bu ülkeler genelde gelişmişlerden daha hızlı büyüseler de (örneğin Türkiye) kapitalist bir üretim tarzı içinde kalkınamamakta ya da sanayileşememektedir.

İktisadi büyüme kavramı pratikte toplumdaki sınıfsal eşitsizlikleri açıklayamadığı gibi bu tür eşitsizlikleri gizlemek, perdelemek için kullanılmaktadır. Örneğin birkaç banka ya da sınaî tekel kâr ettiğinde ortalama, kişi başına düşen gelir de büyümekte, iktisadi büyüme de hızlanmaktadır. Nitekim son on yıldır 10 milyon aileyi yoksulluk yardımlarıyla yaşamaya mahkum eden büyüme stratejisi dolar milyarderi sayısını kırkın üzerine çıkartabilmiştir. Bu anlamda İktisadi büyüme gerçekte, sermayenin, servetin büyümesidir.

 

Kapitalist büyüme sırasında hem emek hem de çevre daha fazla sömürülmekte, daha fazla tahrip edilmektedir.  Türkiye’de nükleer santrallere ilave olarak, hali hazırda, Trabzon’dan Rize’ye, Artvin’den Bingöl’e kadar çok sayıda HES yapılması planlanmış durumdadır ve bunların bazılarının inşaatı yöre halkının muhalefetine ve aleyhteki mahkeme kararlarına rağmen sürdürülmektedir. Son döneme damgasını vuran ve bir kentsel talana dönüşen TOKİ – özel sektör işbirliği ile gerçekleştirilen konut ve AVM inşaatları ise bir yandan rant üzerinden servet birikimini hızlandırırken diğer yandan da kent ve çevre felaketlerine neden olmaktadır.

Son olarak, günümüzde iktisadi büyüme yeterli düzeyde ve güvenceli istihdam yaratmayan bir büyümedir. Kapitalizm, geldiği nokta itibariyle, sadece kriz dönemlerinde değil, krizde olmadığı dönemlerde de yeterince iş ya da istihdam yaratan bir sistem olmadığını ortaya koymuştur. Son dönemlerde görüldüğü gibi yarattığı istihdam istikrarsız-geçici, düşük ücretli, yarı zamanlı ve güvencesiz istihdam niteliğindedir (prekarya). Bu anlamda kapitalizm bir yandan vahşi bir emek sömürüsü sürdürürken, diğer yandan milyonlarca insanı işsiz bırakmakta ve potansiyel emeği israf etmekte ve iş kazaları adı altında bu insanların ölümüne neden olmaktadır. En son Soma katliamı sırasında ölen 301 işçi, sonrasındaki Şırnak’ta bir madende ölen 3 işçi, İstanbul Torunlar Plaza inşaatında ölen 10 işçi ve Ermenek’te madende ölen 18 işçi birlikte yılda ortalama 1300-1400 işçinin iş cinayetine kurban gittiği gerçeği kapitalizmin emek üzerinde yarattığı tahribatın en yakıcı, en çarpıcı örneğidir. Büyüme ise asıl olarak mevcut emek gücünün daha verimli ve yoğun çalıştırılmasıyla sağlanmaktadır.

Büyüme verilerinin ardından işsizlik verileri de yaklaşan bir krizin belirtileri niteliğindedir. TÜİK’e göre Kasım 2015 itibariyle  işsizlik oranı, % 10,5 oldu. Resmi verilere göre işsiz sayısı 3 milyon 125 bin.

Yıllardır, resmi hesaplamayla dahi % 10’un üzerindeki bir işsizlik oranı, bugün resesyon içindeki bazı Avrupa ekonomilerindeki orana yakın olduğundan hareketle,  hafife alınacak bir oran değildir. Ana akım iktisat ideolojisine göre, ideal kapitalist bir ekonomideki ideal işsizlik oranının % 1-3 arasında olması gerektiğinden hareketle, bunun üç dört katı bir işsizlik oranına sahip bir ülkedeki hem sistemi hem de ekonomi yönetimini sorgulamak gereklidir. Yıllardır bu yükseklikteki ve kalıcı hale gelmiş bir işsizlik oranı, geleceğin emekçilerine işsizlikten ya da en iyisinden, çok niteliksiz ve güvencesiz, kısmi zamanlı istihdamdan başka bir imkân vaat etmemektedir. Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, 2014 yılı üçüncü çeyreğinde toplam kamu istihdamı 2013 yılının aynı dönemine göre % 3,7 oranında artarak 3 milyon 420 bin kişi olarak gerçekleşmiştir. Son dönemde daha çok polis ve maliye memurları gibi memurların alınması bu istihdamın da üretimden çok güvenlik ve mali denetimi artırmaya dönük olduğunu göstermektedir.

Diğer taraftan resmi işsizlik rakamları gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Zira başta umutsuzluk olmak üzere çeşitli nedenlerle iş arama kanallarını kullanmayanlar, çaresizlik nedeniyle yeterli gelir sağlamayan işlerde çalışmak zorunda kalanlar,  niteliklerine uygun olarak iş bulamadıkları için başka işleri kabul etmeyenler (örneğin atama yapılmasını bekleyen on binlerce öğretmen) ve haftada iki saat bile olsa iş bulabilenler TÜİK’in işsiz tanımı içinde yer almamaktadırlar. Bu geniş kesim de gerçek işsizliğin içine dâhil edildiğinde işsizlik oranı % 20’yi, işsiz sayısı ise 6 milyonu aşmaktadır.

Halkın geçim durumunun bir diğer temel ekonomik göstergesi enflasyon ve hayat pahalılığıdır. TÜİK’e göre, 2016 yılı Ocak ayı tüketici fiyatları, 2015 Ocak ayına göre % 9,80 artış gösterdi.

 

Ana akım iktisat ideolojisi fiyat hareketleri ile ilgili değerlendirmelerini onun ekonomik istikrar ve kaynak tahsisi üzerindeki etkileri ile sınırlandırmaktadır. Oysaki emekçilerin ve genel olarak halkın iyilik durumunun asıl göstergesi enflasyondan ziyade hayat pahalılığıdır. Çünkü fiyat artışları hayat pahalılığı ile ilgili iki temel değişkenden sadece biridir. Yani mal ve hizmet fiyatlarındaki değişmeler kadar, hatta ondan daha önemli olarak, emekçilerin ücret, maaş ve gelirlerindeki değişmeler hayatın onlar açısından ne kadar pahalı ya da ucuz olduğunun bir göstergesidir. Türkiye’de işçi ücretleri ve maaşların ancak resmi enflasyon oranlarının yarısı kadar artırıldığı ise bir gerçektir.

Resmi enflasyon verileri bu anlamda halkın refahının gerçek durumunu tam olarak yansıtmamaktadır, zira hesaplanma şekli nedeniyle halkın fiyat artışları karşısında ne denli ezildiği gerçeğinin üstünü örtmektedir. Nitekim detaylara bakıldığında enflasyon sepetinde yer alan 432 maddeden 255 maddenin ortalama fiyatlarında artış olduğu görülmektedir. Ancak burada bir başka detay daha vardır ki asıl etki burada ortaya çıkmaktadır. Bu dönemde gıda fiyatları % 12 civarında artmış durumdadır. Gıda harcamalarının emekçilerin aylık bütçeleri içindeki payı ise en az % 20’dir. Sağlık, eğitim ve ulaşım masraflarının her biri ise % 8’e yakın bir artış göstermektedir. Enerji ve konut (kira) gibi harcamalar da bunlara dâhil edildiğinde bu beş-altı kalem aslında emekçilerin bütçesinin % 80’inden fazlasını götürmektedir. Bu nedenle de yüzlerce ilgisiz kalemden oluşan sepetteki ortalama fiyat değişiminden ziyade emekçilerin en çok muhatap oldukları kalemlerdeki fiyat artışlarına ve onların ücretlerindeki değişime bakmak yeterlidir.

Ayrıca bir TÜİK  bülteni ise bir başka gerçeğe, Türkiye’deki bölgesel gelişmişlik ve refah farkının derinliğine, gelir ve refahın farklı etnik gruplar arasındaki eşitsiz ve adaletsiz dağılımına dikkat çekmektedir. Buna göre,  2012-2014 yılları arasında yapılmış olan toplam hane halkı tüketim harcamalarının yaklaşık % 25’i tek başına İstanbul’da, % 14,6’sı Ege Bölgesi’nde, % 12’si Akdeniz Bölgesi’nde ve sadece % 1,9’u Erzurum, Ağrı, Kars ve Iğdır’ın aralarında bulunduğu Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde gerçekleşti. Buna Ortadoğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri de katıldığında bu oran % 10’7’ ye çıkabiliyor.

Yani hem ekonomik büyümenin temel sürükleyicisi (% 60 düzeyinde )  olduğu bilinen, hem de refahın temel göstergesi olarak kabul edilen tüketim harcamalarından ülkenin Doğu ve Güneydoğusu payını alamıyor.

Türkiye ekonomisinin büyüme, işsizlik, enflasyon gibi temel yapısal sorunlarının yanı sıra krizlere karşı duyarlılığını artıran başka faktörler de söz konusudur. Kendilerini daha çok parasal göstergeler biçiminde ortaya koyan bu verilerde son dönem hızlı bir kötüleşme görülmekte, bu da Türkiye’nin özellikle de dışarıda patlak vermesi beklenen finansal krizin sonucunda bankacılık başta olmak üzere inşaat ve reel üretim sektöründe krize girebileceğini ortaya koymaktadır.

The Economist Dergisi’nin bir çalışmasına göre, ani bir biçimde sermaye girişi durması ile belirecek risk kriterine bağlı olarak, 26 ülke içinde 2012 yılı itibariyle % 6,3’lük bir cari açık payı açısından Türkiye en riskli üçüncü ülkedir. 2015-17 dönemini kapsayan Orta Vadeli Programa göre bu açık 2014 yılında en iyi ihtimalle % 5,7 ve 2015 için % 5,2 olacaktır. 2014 yılının ilk dokuz ayında cari açık bir önceki yıla göre % 37 azalmış ve yaklaşık 31 milyar dolara geriledi. Böyle göreli bir gerilemenin nedeni ihracat ya da turizm gelirlerindeki ciddi artıştan ziyade ithalat artışındaki yavaşlamadır. Bu da ithalata bağımlı olarak büyüyen bir ekonomideki daralmanın göstergesidir. Ayrıca 2013 yılında ithalat içinde ciddi bir pay sahibi bulunan hurda altın ithalatının 2014 yılında dörtte bir oranında azalması da açığı azalttı. Buna rağmen açığı kapatacak düzeyde bir yabancı sermaye girişi olmadı ve ilk dokuz aydaki giriş 26 milyar dolar ile sınırlı kaldı. Bir önceki yılın aynı dönemine göre bu yabancı sermaye girişinde % 53’lük bir azalma anlamına gelmektedir. Yabancı kaynak girişindeki bu azalma 2014 yılındaki dış kaynaklı yatırım ve büyüme yavaşlamasını da açıklar niteliktedir. Yabancı sermaye açığı ise 7,5 milyar dolara yaklaşan kaynağı belirsiz para (net hata noksan) girişi ile telafi edildi.

Türkiye ekonomisi son on yıldır hiç olmadığı miktarda ve hızda finansallaştı. Sanayi sektöründeki yaşanan kâr sıkışması, dış kaynak kullanımındaki artışla beraber başta bankacılık, sigortacılık ve yatırım fonları olmak üzere inşaat-rant, gayrimenkul sektörlerinden oluşan finansal sektörde yapılan yatırımlarla aşıldı. Nitekim 2014 yılının üçüncü çeyreğinde özel sektörün yurt dışından sağladığı uzun vadeli 163 milyar doları aşan borcun asıl olarak bankacılık, inşaat-gayrimenkul gibi finans sektörü ve ulaştırma ve enerji gibi alt yapı sektörlerindeki büyük projelerin finansmanında kullanıldığı göze çarpmaktadır. İmalat sanayi firmalarının dışarıdan borçlanmalardaki payı ise % 15’i bulamadı.

Bu da ekonomide hızla bir spekülatif finans sermayesi büyümesine, gelir ve servet dağılımının çok daha adaletsiz ve eşitsiz bir hale gelmesine neden olduğu gibi, kullanılan tüketici kredilerinin (yatırım kredisinden ziyade) çok büyük boyutlara erişmesine ve de iç ve dış borç stoklarının (kamu ve özel) hızla artmasına, döviz kurunun hızlı bir biçimde yükselmesine neden oldu. Kuşkusuz böyle bir gelişim var olan durgunluğun aşılmasında bir çözüm gibi gözükürken aynı zamanda yeni finansal krizlerin de tetikleyicisi olmaktadır.

The Economist’in kredi kullanımındaki artışın neden olduğu risk bağlamında birinci sıraya oturttuğu Türkiye’de toplam kredi stoku 2010 yılında 532 milyar TL iken, bu rakam sürekli yükselerek 2011’de 690 milyar TL, 2012’de 802 milyar TL, 2013’te 1,058 trilyon TL ve nihayet 2014 yılının üçüncü çeyreğinde 1,200 trilyon TL’ye ulaştı.

Böyle bir finansallaşmanın diğer yüzünde kuşkusuz borçlar bulunmaktadır. Buna göre, 2002 yılında kullanılan ihtiyaç kredisi tutarı 3,3 milyar TL iken, bu 2013 yılında 182 milyar TL’ye fırladı. Yani 11 yılda ihtiyaç kredisi kullanımı 55 kat arttı. İhtiyaç kredisi kullanan sayısı da 1,3 milyon kişiden 11,2 milyon kişiye çıktı. Bu da dokuz kat artış anlamına gelmektedir. Yani AKP iktidarları döneminde ilave 9,9 milyon kişi borçlular arasında yer aldı. Bu borçluların yaklaşık yarısı (4,8 milyon) ücretli emekçilerdir.

Borçları en hızlı artanlar ise aylık 1000 TL gelir elde eden en düşük gelir grubudur.  Bu dönemde bu kesimin ihtiyaç kredisi borcu yirmi bir kat artarak 1,8 milyar TL’den 38,4 milyar TL’ye ulaştı.  Vade dilimleri açısından ele alındığında bu dönemde en hızlı artan borçların üç yüz yirmi sekiz kat ile 66 milyon TL’den 21,7 milyar TL’ye çıkan 37-48 ay vadeli krediler olduğu görülmektedir.  Kanuni takipteki borçlar ise bu dönemde beklendiği gibi otuz dokuz kat artış gösterdi.

  1. Bankalar Birliği’nin verilerine göre, Haziran 2014’te 360 milyar TL’ye ulaşan tüketici kredilerinden (üçte ikisi ihtiyaç kredilerinden ve kredi kartlarından oluşuyor) 12 milyar TL’lik kısmı batık kredidir. İhtiyaç kredisi olarak kullanılan kredi kartların ile borçlananların sayısı 20 milyon kişiye yaklaşmaktadır.

Bir başka anlatımla, Türkiye’de hane halkı borç stoku / GSYH oranı 2003 yılında % 7,5 iken, 2013 yılında  % 55,2’ye kadar yükseldi. Borçlanma oranı ekonominin büyüme oranının çok üstüne çıktığında ise borç-deflasyon ilişkisi devreye girmektedir. Özellikle 2005 yılından bu yana bu iki değişkenin arasındaki makas, özellikle de 2010’dan itibaren, açılmaya başladı. Bireysel tüketici kredilerindeki artışın sürmesi halinde, yükselen döviz kuru ve faiz oranı ile birlikte, bu gelişme ekonominin borç-deflasyon tuzağına girmesi ve bunun da bankacılık sektörü kaynaklı bir krizle sonuçlanabilecektir. Böyle bir krizde, Türkiye’de borçlu bireylerin yanı sıra, bankacılık sektörü ve bireysel krediden beslenen inşaat ve otomotiv sektörü de krize girecektir.

Krize doğru kırılganlığın arttığının bir diğer göstergesi kısa vadeli dış borçlardır. Toplam dış borç stoku 2002 yılında yaklaşık 100 milyar ABD dolarından 2014 yılının ikinci çeyreği itibariyle 402 milyar ABD dolarına çıkarak dört kat artış gösterdi. Bu borçların yaklaşık % 70’i özel sektör borcu,  % 33’ü bir yıl içinde ödenmesi gereken kısa vadeli borçtur.

Aşağıdaki tablo yükselen ekonomilerin borç stoklarının ağırlıklı olarak kendi ulusal paraları cinsinden oluşurken, sadece Türkiye’nin borçlarının önemli bir kısmının döviz cinsinden olduğunu göstermektedir. Türkiye’de finans dışı şirketlerin borçlarının GSYH içindeki payı (2015/1.Çeyrek), % 60 civarındadır. Bu yönüyle Türkiye  19 ülke içinde en borçlu dokuzuncu  ülke konumundadır.

 

Daha da önemlisi 2016 yılında ödemeler bilançosunu dengelemek için dış finansman ihtiyacı açısından (GSYH içindeki payı itibariyle) , Türkiye’de kısa vadeliler dâhil olmak üzere, % 30 gibi yüksek bir orana sahiptir.  Böylece dış finansman ihtiyacı duyan ülkeler sıralamasında  % 48 ile Ukrayna ve  % 32 ile Çek Cumhuriyeti’nin ardından üçüncü sırada yer almaktadır.

 

Bu veriler ekonominin uluslar arası finansal sistemle bütünleşmesinin artması ölçüsünde kırılganlığının da arttığını gösterirken,  aynı zamanda da ekonomik istikrar söyleminin neden geniş borçlu kitlelerde karşılık bulduğunu da açıklamaktadır.

 

Ekonomik kırılganlık göstergeleri kabaca üç endeksle özetleniyor. Dış endeks; cari açık, dış borçlar, ihracat, reel kur endeksi ve uluslararası rezervler gibi dövize ilişkin ekonomik verilerin bir araya getirilmesinden; finansal endeks; krediler, mevduatlar ve finansal sektörün yabancı bankalara borçlarından ve mali endeks, bütçe açığı, toplam kamu açığı, merkezi borç stoku, iç ve dış borç stoku ile vadesi 12 ay içinde dolan borçların toplam borca oranı gibi göstergelerden oluşuyor. Dış endeks 2014 yılında 85 iken 2015 yılı geçici verilerine göre 91’e çıktı. Kırılganlık biraz daha arttı. Bozulmanın en çok görüldüğü alanlar; uluslararası döviz rezervlerindeki düşüş, ihracattaki azalış ve dış borçlardaki artışlar. Benzeri bir durum finansal endekste de görülüyor. Önceki yıl 46 değerine ulaşan endeks, geçen yıl 50 oldu. Bu değişimde en büyük etkenler, kredi/mevduat oranı ile yurt dışından alınan borçlardaki yükseliş oldu. Önceki yıldaki değerini koruyan tek endeks ise mali endeks. Bunun nedeni ise 120 milyar lira tutarındaki kamu yatırımının, yani büyük çaptaki risklerin,   kamu özel işbirliği (KÖİ) ve yap-işlet-devret (YİD) kapsamında bütçe dışına çıkarılmış olması

Özellikle dış endeks bağlamında 2013 yılı sonundan itibaren ortaya çıkan gelişmeler Türkiye’nin krize doğru kırılganlıklarının artmakta olduğunu ortaya koymaktadır.  Zira 2013 yılında toplamda yaklaşık 70 milyar dolarlık bir yabancı sermayeyi çeken ekonomi giderek bu özelliğini kaybetmeye başladı ve bu rakam 2014 yılında 51 milyar dolara ve 2015 yılında 37 milyar dolara geriledi. Gelen yabancı kaynak miktarındaki azalma son bir yılda % 28 civarındadır.Daha da önemlisi 2015 yılının ilk dört ayında toplam sermaye hareketlerinde net çıkış (eksi değerler) gözlemlenmektedir.  2015 yılında yabancı sermaye girişleri yavaşladı, yerlilerin kaçışında hızlanma söz konusudur.  Yeniden üretimi büyük ölçüde dış kaynağa bağımlı halde olan Türkiye ekonomisinde dış kaynaklardaki düşme, henüz kriz yaratacak bir boyutta olmasa da, geçen yıl gözlenen olumsuz eğilim bu yıl da sürerse, Türkiye ekonomisi, kendi iç kriz dinamiklerinden bağımsız bir biçimde, en iyisinden yeniden durgunluğa, dahası bir krize doğru evrilecektir.

Türkiye, genel olarak AKP Hükümetleri döneminde, yatırımlarının % 40’ını kısa vadeli yabancı kaynak ile finanse eden bir ülke oldu. Son döneme kadar büyük kısmı sıcak para olmak üzere yılda ekonomiye giren yabancı kaynak miktarı yılda ortalama 50 milyar doları aştı, bunu da uyguladığı yüksek faiz, düşük döviz kuru, göreli ekonomik ve siyasal istikrar gibi faktörlerle sağladı. 2013 yılından bu yana bu durum hızla değişmeye başladı. Kısacası, Türkiye ekonomisi çok kritik bir kavşakta ve devlet bu krizi kapitalist sınıflar lehine yönetmek için bütçe dâhil her türlü ekonomik ve politik aracı kullanmaktadır.

 

İŞÇİ SINIFININ HAKLARINA VE ÖRGÜTLÜLÜĞÜNE KARŞI HAZIRLANAN YENİ SALDIRILAR.

İSTİHDAM STRATEJİSİ

 

Günümüzde küresel ekonominin gerekleri olarak sunulan ve gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde çok ciddi sermaye operasyonu olarak gündeme gelen işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi, bizim ülkemizde de artık yaratılmış bir strateji belgesi çerçevesinde tartışılmaya başlandı.

2009 yılında çalışmalarını AKP hükümetinin başlattığı ve kapsamlı bir belge haline getirilen ama hala resmi olarak yayınlanmamış İstihdam Strateji Belgesi ülkemizde işgücü piyasasının esnekleştirilmesi konusunda en kapsamlı belge niteliğindedir.

2002-2007 yıllarında istihdamsız bir büyüme yaratan ve 2009 yılında büyük bir daralma yaşayan Türkiye ekonomisinde en belirgin etki, istihdamın hızla erimesine ve işsizlik oranlarının ani yükselişinde kendisini göstermiştir.

Hükümet ve sermaye çevreleri bu durumun sürdürülebilir olmadığından hareketle, işgücü piyasasında yapısal reformların olması gerektiği, bunun da katı işgücü piyasasının esnekleştirilmesiyle mümkün olabileceğine dair etkin bir çalışma başlattılar.

Bu çalışmanın sonucunda ortaya çıkan belgede temel politika eksenleri, eğitim ile istihdam arasındaki ilişkinin güçlendirilmesi, işgücü piyasasının katılıklardan arındırılması; kadınların, gençlerin ve dezavantajlı grupların işgücüne katılımının artırılması, yapılacak olan değişikliklerin sosyal güvenlik şemsiyesinin genişletilerek yapılması olarak belirlenirken,  son olarak da güvenceli esneklik anlayışının temel bir bileşen olarak kabulü üzerinden oluşturulmuştur.

Belgenin “İşgücü Piyasasının Esnekleştirilmesi” bölümünün “Temel Amaçlar” alt başlığında yapılacak olanlar;

a-işgücü piyasasının esnekliğinin artırılması

b-güvenceli esnekliğin yaygınlaştırılması

c-işgücü piyasasının rekabet edilebilirliğinin artırılması olarak belirlenmiştir.

 

“Politika ve Tedbirler” alt başlığında ise;

1-İşgücü piyasasının esnekliği artırılması için;

-Yasal düzenlemesi bulunan ancak yeterli uygulama alanı olmayan esnek çalışma biçimlerinin uygulanabilirliği artırılacağı,

-Belirli süreli iş sözleşmelerinin esaslı bir neden olmadıkça zincirleme yapılamaması koşulu kaldırılacağı, bu kapsamda belirli bir süre içerisinde tekrarlanma imkânı sağlanacağı,

-Belirli süreli iş sözleşmelerinin, 25 yaş altı gruplar için daha esnek biçimde yapılandırılacağı,

– Özel istihdam bürolarının geçici istihdam büroları olarak da faaliyette bulunmalarına yönelik düzenlemeler yapılacağı; bu kapsamda, geçici olarak çalışanlara yönelik haklar, “Eşit Muamele İlkesine” göre yasayla güvence altına alınacağı,

-İş paylaşımı, esnek zaman modeli, uzaktan çalışma gibi esnek çalışma biçimleri için gerekli yasal düzenlemeler hayata geçirileceği,

-Deneme süresinin 25 yaş altı genç işgücü için dört ay olarak uygulanmasına imkân tanınacağı, Yasal haftalık çalışma sürelerinin üzerindeki aşırı çalışmalar sınırlandırılacağı,

 

  1. Güvenceli esneklik yaygınlaştırılması için;

-Yasal düzenlemesi bulunan ancak yeterli uygulama alanı olmayan esnek çalışma biçimlerinin, emeklilik hakları ve işsizlik ödeneği gibi sosyal güvenlik hakları ile bütünleştirileceği ve aktif işgücü programları ile desteklenerek uygulanabilir kılınacağı,

-Esnek çalışmada geçen ve primleri ödenmeyen süreler için, normal çalışma biçimine geçildikten sonra borçlanma hakkı tanınacağı

-Esnek çalışmada geçen ve primleri ödenmeyen süreler için, isteğe bağlı işsizlik sigortası hakkı tanınacağı,

-Çalışma süreleri açısından esnek bir şekilde çalışanlara, çalışmadıkları sürelerde eğitimler verileceği ve bu kapsamda İşsizlik Sigortası Fonu’ndan AİPP için İŞKUR’a kaynak aktarılacağı,

 

3.İşgücü piyasasının rekabet edebilirliği artırılması için;

-İstihdam üzerindeki mali yükleri azaltacak, işletmelerdeki finansal öngörülebilirliği artıracak ve işgücü hareketliliğini hızlandıracak kıdem tazminatı reformu yapılacağı,

-Tüm işçilerin erişebileceği, bireysel hesaba dayalı, mali açıdan sürdürülebilir bir Kıdem Tazminatı Fonu kurulacağı,

-Kıdem tazminatı uygulaması kazanılmış hak kaybına neden olmayacağı,

-Kıdem Tazminatı Fonu gelirleri işveren tarafından yatırılacak olan primlerden oluşacağı,

-Prim oranları belirlenirken işverenin mevcut kıdem tazminatı yükü artırılmayacağı

-Kıdem Tazminatı Fonu’na işverenin ödeyeceği prime geçici olarak İşsizlik Sigorta Fonu’ndan katkı yapılacağı

-En az 10 yıl kıdemi olan işçilerin, işsiz kaldıkları dönemde kıdem tazminatı hesabından kısmen para çekme hakkı olacağı, hesapta kalan bakiyenin ise emeklilikte ödeneceği

-Bir yıllık çalışma karşılığında verilen kıdem tazminatı miktarının, uzun vadede OECD ortalamasına çekileceği,

-Bölgesel asgari ücret uygulamasına geçileceği,

-Düzey 2 İstatistikî Bölge Birimleri düzeyinde bölgesel asgari ücret uygulanacağı,

-Bölgesel asgari ücret uygulamasının gönüllü olacağı,

-Bölgesel asgari ücret uygulaması yerel aktörlere bırakılacağı,

-Bölgesel asgari ücrete alt ve üst sınır belirleneceği,

-Asgari ücretin belirlenmesinde 16 yaşın doldurulmuş olup olmadığına göre mevcut durumda uygulanmakta olan yaş farklılaşmasının 18 yaş üzerinden yapılacağı,

Önerileri belgede çok kesin ifadelerle yer almaktadır.

Görüleceği üzere, çalışanların elinde kalan son haklarının da ortadan kaldırılmasına dönük temel düzenleme reform adı altında ele alınmakta ve sermayenin küresel kapitalist ilişki ve süreçlerde rekabet edebilme ve birikim sağlayabilme koşullarını maksimize etme çabasındadır

 

Kıdem Tazminatı

Kıdem tazminatı uzun yıllar boyunca sürdürülen mücadelelerle geliştirilmiş bir kazanımdır. Bu süreç içinde işverenler ve sermaye örgütleri sürekli olarak kıdem tazminatına karşı çıkmış ve ortadan kaldırmaya ya da zayıflatmaya çalışmıştır. 1970’li yılların ortalarına kadar kapsam ve miktar olarak geliştirilen kıdem tazminatı 1980’den başlayarak çeşitli sınırlamalara bağlanmıştır. 12 Eylül cuntasının iş başına gelmesinden sadece 41 gün sonra kıdem tazminatına tavan getiren bir düzenleme yapılmıştır. Bu durum askeri darbe dönemlerinde işverenlerin istekleri doğrultusunda ne kadar hızlı adım atılabildiğinin açık göstergesidir. Ancak aynı zamanda işverenlerin kıdem tazminatına başlangıçtan beri ne kadar karşı olduklarını da ortaya koymaktadır.

Kıdem tazminatı konusunda, bugün, siyasal iktidarın da açıktan katılarak söylediklerinde yeni hiçbir şey yoktur. Yalan-yanlış ve gerçek dışı değerlendirmelere dayanarak çalışanların en temel haklarından birisi yok edilmeye çalışılmaktadır.

Ülkemizde Kıdem Tazminatı konusu son gelinen aşamada “fon kurulması” noktasında düğümlenmiş bulunmaktadır.

Kıdem tazminatı fonu önerisi sermayenin yükünü azaltmak yanında sermayeye yeni fonlar yaratmak amacıyla da önerilmektedir. Böylece çalışanların bireysel kaynakları istihdam yaratma görüntüsü altında sermayeye kaynak olarak aktarılacak ve özel emekliliği yaygınlaştırmanın bir aracı olarak kullanılacaktır. Bu çerçevede çalışanların hak ve özgürlüklerini piyasa koşullarına bağlayan liberal ideolojinin gerekleri yerine getirilecek ancak bu uygulamadan çalışanların payına hak kayıpları ve yoksullaşma düşecektir.

 

Bu nedenle de, çok anlaşılabilir biçimde, Kıdem Tazminatı’nın mevcut uygulaması yerine bir fon oluşturulması hiçbir şekilde bir çözüm olarak görülemez. Fon kurulması gerekçesiyle Kıdem tazminatından yararlanma koşullarında sınırlama yapılması ve miktarda indirim de kabul edilemez.

Konfederasyonumuz DİSK bu tartışmaların ilk ortaya çıktığı andan itibaren Kıdem Tazminatı’nın İş Güvencesi ve işsizlik sigortası gibi sosyal koruma alanlarıyla birlikte gündeme getirilmesine karşı çıkmıştır. Kıdem tazminatının, çalışma yaşamını demokratik ve güvenceli bir çerçeveye oturtmak amacıyla geliştirilen iş güvencesiyle işsizlik sigortasının karşısına bir pazarlık unsuru gibi konulmasını kabul etmeyeceğini belirtmiştir. DİSK, ayrıca 2009 yılında basına da yansıyan ve işverenlerin Kıdem Tazminatını 15 güne indirmeyi ya da fona bağlamayı öngören yaklaşımları karşısında, bu doğrultudaki düzenlemelerin gerçekleştirilmesi halinde bu durumu bir genel grev gerekçesi sayacağını açıkça bildirmiştir.

Kıdem Tazminatı’nın 15 güne indirilmesi ya da aynı amacın Kıdem Tazminatı Fonu kurularak gerçekleştirmeye çalışılması, toplumsal barışa hizmet etmediği gibi, demokratik bir toplumun gerekleriyle de bağdaşmamaktadır. Çalışanların kazanılmış haklarında geri gidişi öngören bu türden bir düzenlemenin geçerli, akılcı ve yeterli hiçbir gerekçesi yoktur. Kıdem Tazminatı konusunda uygulamadaki en önemli sorun çeşitli nedenlerle Kıdem Tazminatını alamayan çalışanların bulunmasıdır. Bu sorunun çözümü, işsizlik sigortası fonu kapsamında yer alacak güvence mekanizmalarıyla bulunmalı ve çalışanların hak kayıpları önlenmelidir.

Bu uygulamalarla Anadolu da adeta yeni bir Çin yaratılmaya çalışılmaktadır. Bazı işverenler Türkiye’yi “Avrupa’nın Çin’i” olarak gördüklerini açıkça söyler hale gelmiş durumdadırlar.

Böyle bir toplumsal çerçevenin sendikal özgürlükler geliştirilerek demokratik bir ortamda oluşturulabilmesi mümkün değildir. Bu nedenle ülkemizde sendikal yasaklar, temel hak ve özgürlükler üzerindeki baskılar, polis devleti görünümü veren yaygın olaylar varlığını sürdürmekte ve işçi sınıfının mücadelesinin önü kesilmeye çalışılmaktadır.

Türkiye işçi sınıfının öncü örgütü olarak DİSK, kazanılmış haklarımızın elimizden alınmasına da, devlet baskısına da, anti demokratik uygulamalara da -bugüne kadar olduğu gibi- karşı çıkacaktır. Yüzlerce yıllık mücadeleyle elde edilmiş ve uğruna büyük bedeller ödenmiş olan hak ve özgürlüklerimizi korumaya kararlıyız. Haklılığımızı hayatı yaratmamızdan, alın terimizden ve onurlu geçmişimizden alıyoruz. Bütün emekçi güçleri bu mücadelede birlikte olmaya ve gecelerinde aç yatılmayan, aydınlık ve özgür bir Türkiye mücadelesinde yer almaya çağırıyoruz.

 

ÖZEL İSTİHDAM BÜROLARI ve ESNEK GÜVENCE : KÖLELİK DÜZENİ

Özel istihdam bürolarının geçici iş ilişkisi oluşturabilmesi ve/veya kiralık işçi uygulaması konusunda sermaye çevreleri dünyadaki uygulamaları örnek göstererek ülkemizde de bu faaliyetin yasallaşması konusunda ciddi bir lobi çalışması sürdürmektedirler.

Gelişen teknoloji ve üretim süreçlerinde ortaya çıkan gelişmeler karşısında sermayenin rekabet edebilme koşullarını sağlamaya dönük taleplerin en başında iş gücü maliyetlerinin aşağı çekilmesi olmuştur. Yasalarla çevrelenmiş kurallı çalışma ilişkileri ya da sömürüyü sınırlandırma uygulamaları ve örgütlenmeleri onlar açısından ciddi bir engel olarak karşılarına çıkmaktadır.

Belirli süreli iş sözleşmeleri, taşeronluk ve kendi hesabına çalışmayla hiçbir ilgisi olmayan özel istihdam bürolarının geçici iş ilişkisi kurmasının çerçevesini;

*İstihdam yaratma (iş arayanlar iş sağlanması, daimi istihdama geçişte atlama taşı olması, işçilerin istihdam edilebilirliğinin artması, yeni işlerin yaratılması);

*Farklı kategorilerdeki işçilerin (engelliler, işgücü piyasasına yeni giren kişiler, uzun süreli işsizler) işgücü piyasasına girişi ve entegrasyonu;

*Ekonomik büyüme ve kamu bütçe gelirlerine katkı argümanları oluşturur.

Öte yandan bu uygulamanın ayrılmaz bir parçası olarak düşünülen “güvenceli esneklik”  kavramına bakıldığında;

Esneklik olarak;

*daha çok iş imkanı yaratılması

*ek gelir için kısmi sureli – geçici çalışma imkanı sunması

*iş yaşamıyla-aile yaşamı arasında(boş zamanın fazlalaştırılması) denge oluşturması

Güvence olarak;

*İş güvencesinin sağlanmasını

*İstihdam edilebilirliliğinin korunması ve geliştirilmesi

*Kazanılmış hakların sürekliliğinin sağlanması yaklaşımlarının bir araya getirilmesinden oluşturulmuştur.

Görüleceğe üzere esnek güvence ve özel istihdam bürolarının geçici iş ilişkisi oluşturabilmesinin önündeki kısıtlılıklardan bahsedilirken, hukuksal olarak güvence altında olan düzenli ve örgütlü çalışma ilişkilerinden bahsedilmektedir. Esnek- güvence ve özel istihdam büroları yaklaşımı istihdamın artırılması konusunda kayıtdışı ekonomi ilişkileriyle asla ilgilenmemektedir. Neden? Çünkü kayıtdışı ekonomi zaten tanımı gereği bütün kuraldışı ilişkileri kullanmaktadır. Esnekliğin her biçimi bu alanda özgürce kullanılmaktadır. Bu yüzden esnek güvencenin ve özel istihdam büroları ilişkisinin kullanılması bu alanlarda gerekmemektedir. Çalışma ortam ve koşulları, ücretler, sağlık ve güvenlik önlemleri bu alanda sermayenin istediği kuralsızlık hali içinde gerçekleşmekte; hukuki düzenlemeler, denetim ve yaptırımlar söz konusu olmamakta, çalışanlar tamamen sermayenin insafına terkedilmiş durumdadır.

Bu nedenle, esnek-güvence ve özel istihdam bürolarının etkin olması talebi, sendikal örgütlenmenin ve düzenli çalışma ilişkilerinin var olduğu üretim alanlarına dönük bir taleptir. İş gücü piyasasının katılığından dem vurulup, işsizliğin ana nedeni olarak gösterilmesi,  aslında sosyal devlet ilkesinin en belirgin görünümleri olan iki alana, sosyal-hukuki düzenlemelerin esnetilmesine ve sendikal örgütlenmelerin zayıflatılmasına dönük çok ciddi bir saldırı olarak görüyoruz.

Ayrıca, ülkemizin uluslararası sözleşmelerden doğan yerine getirmesi gereken yükümlülükleri söz konusudur. Usulüne uygun imzalamış olduğu sözleşmeleri Anayasa’nın 90. Maddesi gereği iç hukuk düzenlemeleri haline getirmesi gerekmektedir. Daha bunları yerine getirmede hiç bir çaba göstermeyen bir yaklaşımın, imzalanmamış sözleşmeler konusunda böylesine iştahlı davranmasını ahlaki olarak da kabul etmek hiç mümkün değildir.

“İnsan Onuruna Yakışır İş” anlayışı ile bakıldığında, esnek-güvence ve özel istihdam büroları yaklaşımı, düzenli çalışma ilişkilerini ücret, çalışma saatleri, iş sağlığı-güvenliği uygulamaları ve sendikal örgütlenme açısından malul duruma getirmek amacını taşımaktadır. Zaten ülkemiz saydığımız bu alanlarda dünyanın en kötü siciline sahip bir ülke durumunda olduğu düşünülürse, var olan düzenli ilişkilerinde ortadan kaldırılmasının kabul edilmesi söz konusu edilemez.

Kısacası, önümüzdeki dönem ya insan onuruna yakışır iş anlayışı çerçevesinde, örgütlenme hakkının var edildiği, üretken bir istihdamın sağlandığı, sosyal güvenliğin bütün topluma yayıldığı, yoksulluğun ortadan kaldırıldığı bir dönem olacak çalışanlar ve toplumun geneli açısından; ya da, var olan örgütlenmelerin daha işlevsizleştirildiği, yoksulluk ve sefaletin arttığı, istihdamın çok daha geri bir noktaya, çalışma ortam ve koşullarının daha da kötüleştiği bir yaşama rıza gösterilecektir.

Bu karşıtlığın çözümü, elbette özgürlük ve demokrasi mücadelesinin konusudur. Tutarlı ve birleşik bir emek mücadelesi sermayenin bu saldırılarına karşı özgürlüğün ve demokratik kuralların ülkede kalıcı hale gelmesinin yolunu açacaktır.

 

 

 

 

SENDİKAMIZIN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ ÇALIŞMALAR (Kasım 2011 – Ocak 2016)

 

Sendikamızın 16. Genel Kurulu’ndan bu güne gerçekleştirdiği çalışmaları dört ana başlıkta inceleyebiliriz.

 

1-İlişkide olduğumuz yerler

2-Örgütlenme ve eğitim faaliyetleri

3-Hukuk Dairesi çalışmaları

4-Genel etkinlikler

 

1-İLİŞKİDE OLDUĞUMUZ İŞYERLERİNDE ÖRGÜTLENME FAALİYETLERİ.

 

Sendikamız bilinen üretim ve sendikal şartlar nedeniyle ağırlıklı olarak özel sektör maden işletmeciliğinde faaliyetlerini sürdürmeye çalışmaktadır. Yeterli finansman, altyapı ve teknolojik girdinin olmadığı özel sektör madenciliğinde, çalışan işçilerin önemli bir kısmı sendikal hak ve özgürlüklerden yoksundur. Büyük üretim yapılan havzalar ve işletmelerde ise işveren, sarı sendika çıkar ve işbirliği işçileri baskı altına alırken, sendika seçme hakkı ve özgürlüğü adeta kullanılamamaktadır. Sendikamızın 16. Genel Kurulu’ndan bu yana;

Ordu Giresun metalik madenler; Bolu, Düzce kömür ve kum ocakları; Adana, Kayseri krom;  Nevşehir, Kütahya, Manisa, İzmir, Aydın, Uşak, Muğla Kömür, altın, granit, krom işletmeleri; Elazığ, Malatya, Sivas, Yozgat  kurşun, çinko, demir işletmeleri; Diyarbakır, Siirt Mermer, bakır, kömür; bu yöreler ve işletmelerde geçmişte çalışan üyelerimizden önemli bir kısmı emekli olmuştur, bazı işletmeler faaliyetlerine ara vermiş ya da daralmıştır. Bu yörelerde takım sözleşmesi ya da borçlar kanunu çerçevesinde yapılan toplu sözleşmeler yeterli olmasa da üyelerimize örgütlülüğün tadını ve faydalarını hissettirmiştir.  Bu yörelerde örgütlenme faaliyetleri sürmektedir.

 

 

2- EĞİTİM ÇALIŞMALARI:

Yukarıda belirtilen yöre ve işyerlerinde Madencilik, temel haklarımız ve İşçi sağlığı-İş güvenliği alanlarında eğitim çalışmaları akademisyenler, iş müfettişleri, tabip odaları ve Maden Mühendisleri Odası katkılarıyla hatırı sayılır bir eğitim çalışması yapılmıştır.

Ayrıca aylık ve yıllık olarak madencilikte iş kazaları sayıları sürekli yayınlanarak sektörümüzdeki bu can yakıcı sorunların kamuoyu tarafından bilinmesi ve unutulmaması sağlanmaya çalışılmıştır.

Ayrıca Türkiye madenciliği ve dünya madenciliğinde bilgi ve deneyim paylaşımı ve dayanışmayı geliştirmek için Soma ve İstanbul’da Uluslararası Madencilik toplantı ve semineri yapılmıştır. Latin Amerika, Asya ve Avrupa’dan madencilerin katıldığı Hollanda ve Almanya’da yapılan benzer bir çalışmaya Soma’dan işçi arkadaşlarımızın katılması sağlanmıştır.

Eğitim çalışmalarında ve ayrıca maden işçilerini ve yerel ve genel kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla dergi, özel sayı, broşürler hazırlanıp, maden işçilerine, halka ve sosyal taraflara ulaştırılmıştır.

Gerek eğitim çalışmaları, gerek hukuk alanındaki faaliyetlerimiz ile madencilik yörelerindeki uygulamalar ve eksiklere ait bilgilerden derlenen raporlarla somut bilgiler ve sorunların çözümüne ilişkin önerilerimiz hem kamuoyuna ve hemde Enerji Bakanlığı, Çalışma Sosyal Güvenlik bakanlığı, TBMM, siyasi partiler ve sosyal taraflara rapor ve öneri olarak sunulmaktadır. Sektörümüzün sorunları ve çözüm önerileri konusunda farkındalık ve demokratik tazyik yaratılmaya çalışılmaktadır.

 

3-HUKUK DAİRESİ ÇALIŞMALARI:

 

Sendikamızın hukuk dairesi tarafından takip edilen davaları yukarıda “İLİŞKİDE OLDUĞUMUZ İŞYERLERİNİN durumu ve ihtiyaçlar doğrultusunda sürdürülmektedir. Hak ihlalleri karşısında açılan davaların hemen hepsi kazanılmıştır. Böylelikle alışkanlık haline getirilen hak ihlalleri karşısında üyemiz olsun ya da olmasın tüm maden işçilerine hem dayanışmada bulunulmakta ve hemde işçilerin işverenler karşısında “yalnızlığı” ve “çaresizliği”ne karşı bir mücadele hattı örülmektedir. Açılan davalar, hak ihlalleri ve mahkeme sonuçları kamuoyu ile paylaşılmaktadır.

 

4- GENEL ETKİNLİKLER: İşçi hakları, grev ve etkinliklere, 1 Mayıs vb mitinglere sendikamızın katılımının özellikle üye bazında yapılarak deneyim, dayanışma konusuna önem verilmiş ve sektörümüzde yaygınlık sağlanmaya gayret edilmiştir. Madencilik havza ve işyerlerindeki çalışmaların yanında madencilik konusunda yapılan bölgesel, ulusal ve uluslararası toplantı, panel, sempozyum, dökümantasyon çalışmalarına sendikamız uzman ve yöneticilerinin yanında üyelerimizin katılım ve sunumlarına özen gösterilmiştir.

 

 

 

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu Anatüzüğünün 20. hükmü doğrultusunda görev taksimi ile ilgili toplantısı 08.07.2012 tarihinde Dev. Maden – Sen Genel Merkezi’nde yapıldı.

Yapılan toplantıda görev dağılımı aşağıdaki gibi belirlenmiştir;

  1. Kurul Başkanlığına : YILMAZ KIZILIRMAK,
  2. Kurul Yazmanlığına : ŞÜKRÜ ATASOY,
  3. Kurul Üyeliğine : MEHMET ALİ KORAL.

Yukarıda belirtilen oluşum sonrası Kurulumuz Tüzüğün 21. maddesi hükümleri doğrultusunda Denetim çalışmasına başladı.

İNCELEME DEVRESİ: 01.11.2011 – 30.06.2012 tarihleri arasındaki muhasebe, hesap ve sendikal faaliyetlerin denetlenmesi.

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.07.2012 tarihinde       tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.11.2011 – 30.06.2012 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

30.06.2012 tarihi itibariyle;

Banka bakiyemiz                  3.849.67 TL,

Kasa bakiyesi                          813.64 TL.

Çeşitli alacaklar hesabı       3.391.00 TL,

Demirbaşlar hesabı           11.913.10 TL,

Sabit değerler hesabı          7.000.00 TL,

 

Toplam                        :        26.967.41 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                         4.352.00 TL

Ödenecek Vergi:          433.32 TL

 

Toplam :                    23.277.50 TL

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU                       DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                             YAZMANI                              BAŞKANI

 

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu Anatüzüğünün 20. hükmü doğrultusunda görev taksimi ile ilgili toplantısı 08.01.2013 tarihinde Dev. Maden – Sen Genel Merkezi’nde yapıldı.

Yapılan toplantıda görev dağılımı aşağıdaki gibi belirlenmiştir;

  1. Kurul Başkanlığına : YILMAZ KIZILIRMAK,
  2. Kurul Yazmanlığına : ŞÜKRÜ ATASOY,
  3. Kurul Üyeliğine : MEHMET ALİ KORAL.

Yukarıda belirtilen oluşum sonrası Kurulumuz Tüzüğün 21. maddesi hükümleri doğrultusunda Denetim çalışmasına başladı.

İNCELEME DEVRESİ: 01.07.2012 – 31.12.2012 tarihleri arasındaki muhasebe, hesap ve sendikal faaliyetlerin denetlenmesi.

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.01.2013 tarihinde       tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.07.2012 – 31.12.2012 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

31.12.2012 tarihi itibariyle;

 

Banka bakiyemiz                         9.67 TL,

Kasa bakiyesi                          435.11 TL.

Çeşitli alacaklar hesabı       3.391.00 TL,

Demirbaşlar hesabı            11.913.10 TL,

Sabit değerler hesabı          7.000.00 TL,

Toplam                        :        22.748.88 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                         4.322.00 TL

Ödenecek Vergi:          150.00 TL

 

Toplam:                     22.964.18 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu Anatüzüğünün 20. hükmü doğrultusunda görev taksimi ile ilgili toplantısı 08.07.2013 tarihinde Dev. Maden – Sen Genel Merkezi’nde yapıldı.

Yapılan toplantıda görev dağılımı aşağıdaki gibi belirlenmiştir;

  1. Kurul Başkanlığına : YILMAZ KIZILIRMAK,
  2. Kurul Yazmanlığına : ŞÜKRÜ ATASOY,
  3. Kurul Üyeliğine : MEHMET ALİ KORAL.

Yukarıda belirtilen oluşum sonrası Kurulumuz Tüzüğün 21. maddesi hükümleri doğrultusunda Denetim çalışmasına başladı.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.01.2013 – 30.06.2013 tarihleri arasındaki muhasebe, hesap ve sendikal faaliyetlerin denetlenmesi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.07.2013 tarihinde       tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.01.2013 – 30.06.2013 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

30.06.2013 tarihi itibariyle;

Banka bakiyemiz                  159.42 TL,

Kasa bakiyesi                       435.11 TL.

Çeşitli alacaklar hesabı     3.391.00 TL,

Demirbaşlar hesabı        11.913.10 TL,

Sabit değerler hesabı       7.000.00 TL,

 

Toplam                        :   22.898.63 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                          7.085.53 TL

Ödenecek Vergi:             50.00 TL

 

Toplam   :                   2.5627.71 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu’nda göreve getirilen Denetim Kurulu Üyeleri; Mehmet Ali KORAL, Şükrü ATASOY ve Yılmaz KIZILIRMAK Anatüzüğün 20 ve 21. maddeleri hükümleri ile yasalarımızın ilgili hükümleri doğrultusunda 08.01.2014 tarihinde toplanmış ve denetim çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.07.2013 – 31.12.2013 tarihleri arasındaki muhasebe, hesapları incelendi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.01.2014 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.07.2013 – 31.12.2013 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

31.12.2013  tarihi itibariyle;

 

Banka bakiyemiz                 49.42 TL,

Kasa bakiyesi                      34.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı     391.00 TL,

Demirbaşlar hesabı      11.913.10 TL,

Sabit değerler hesabı     7.000.00 TL,

 

Toplam                        : 19.388.33 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                         9.531.13 TL

Ödenecek Vergi:          450.00 TL

 

Toplam :                    28.473.31 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu’nda göreve getirilen Denetim Kurulu Üyeleri; Mehmet Ali KORAL, Şükrü ATASOY ve Yılmaz KIZILIRMAK Ana tüzüğün 20 ve 21. maddeleri hükümleri ile yasalarımızın ilgili hükümleri doğrultusunda 08.07.2014       tarihinde toplanmış ve denetim çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.01.2014 – 30.06.2014 tarihleri arasındaki muhasebe, hesapları incelendi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.07.2014 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.01.2014 – 30.06.2014 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

30.06.2014 tarihi itibariyle;

 

 

Banka bakiyemiz             2.549.42 TL,

Kasa bakiyesi                       34.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı     761.28 TL,

Demirbaşlar hesabı      11.913.10 TL,

Sabit değerler hesabı     7.000.00 TL,

 

Toplam                        : 22.258.61 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                         8.573.49 TL

Ödenecek Vergi:          637.50 TL

 

Toplam:                     27.703.17 TL   

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

 

        DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu’nda göreve getirilen Denetim Kurulu Üyeleri; Mehmet Ali KORAL, Şükrü ATASOY ve Yılmaz KIZILIRMAK Anatüzüğün 20 ve 21. maddeleri hükümleri ile yasalarımızın ilgili hükümleri doğrultusunda 08.01.2015       tarihinde toplanmış ve denetim çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.07.2014 – 31.12.2014 tarihleri arasındaki muhasebe, hesapları incelendi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.01.2015 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.07.2014 – 31.12.2014 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

31.12.2014 tarihi itibariyle;

 

Banka bakiyemiz             23.879.79 TL,

Kasa bakiyesi                         34.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı  11.422.33 TL,

Demirbaşlar hesabı        13.987.10 TL,

Sabit değerler hesabı       7.000.00 TL,

 

Toplam                        : 56.324.03 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                       10.120.63 TL

Ödenecek Vergi:       1.582.50 TL

 

Toplam:                     30.195.31 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu’nda göreve getirilen Denetim Kurulu Üyeleri; Mehmet Ali KORAL, Şükrü ATASOY ve Yılmaz KIZILIRMAK Anatüzüğün 20 ve 21. maddeleri hükümleri ile yasalarımızın ilgili hükümleri doğrultusunda        08.07.2015 tarihinde toplanmış ve denetim çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.01.2015 – 30.06.2015 tarihleri arasındaki muhasebe, hesapları incelendi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.07.2015 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.01.2015 – 30.06.2015 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

30.06.2015 tarihi itibariyle;

 

 

Banka bakiyemiz               1.810.22 TL,

Kasa bakiyesi                       184.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı     5.469.33 TL,

Demirbaşlar hesabı         14.690.09 TL,

Sabit değerler hesabı        7.000.00 TL,

 

Toplam                        :  29.154.45 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                       17.230.56 TL

Ödenecek Vergi:          893.08 TL

 

Toplam :                    36.615.82 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu’nda göreve getirilen Denetim Kurulu Üyeleri; Mehmet Ali KORAL, Şükrü ATASOY ve Yılmaz KIZILIRMAK Anatüzüğün 20 ve 21. maddeleri hükümleri ile yasalarımızın ilgili hükümleri doğrultusunda        08.01.2016 tarihinde toplanmış ve denetim çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.07.2015 – 31.12.2015 tarihleri arasındaki muhasebe, hesapları incelendi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.01.2016 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.07.2015 – 31.12.2015 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

31.12.2015 tarihi itibariyle;

 

 

Banka bakiyemiz                          38.53 TL,

Kasa bakiyesi                             204.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı              991.00 TL,

Demirbaşlar hesabı              14.690.09 TL,

Sabit değerler hesabı             7.000.00 TL,

 

Toplam                            :      22.924.43 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                       22.438.81 TL

Ödenecek Vergi:          893.08 TL

 

Toplam :                    41.824.07 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

 

DEV. MADEN – SEN

DENETİM KURULU’NUN 17. GENEL KURULUNA SUNULAN RAPOR

 

Kurulumuz Dev. Maden – Sen’in 29 – 30 Ekim 2011 tarihinde gerçekleşen 16. Genel Kurulunda göreve getirildi. Ana Tüzüğün 20. Maddesi hükmünce görev bölümü ile ilgili toplantısını 08.07.2012 tarihinde Dev. Maden – Sen Genel Merkezi’nde yapıldı.

 

Yapılan toplantıda görev dağılımı aşağıdaki gibi belirlenmiştir;

 

  1. Denetim Kurulu Başkanı, Yılmaz Kızılırmak,
  2. Denetim Kurulu Yazmanı, Şükrü Atasoy,
  3. Denetim Kurulu Üyesi, Mehmet Ali Koral.

 

Yukarıda belirtilen görev paylaşımından sonra Denetim Kurulumuz, sendikamızın Ana Tüzüğünün 21. Maddesi hükümleri doğrultusunda Denetim çalışmalarına başladı.

 

İNCELEME DEVRESİ:

 

01.11.2011 – 30.06.2012 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.07.2012 tarihinde yapılmıştır.

 

01.07.2012 – 31.12.2012 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.01.2013 tarihinde yapılmıştır.

 

01.01.2013 – 30.06.2013 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.07.2013 tarihinde yapılmıştır.

 

01.07.2013 – 31.12.2013 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.01.2014 tarihinde yapılmıştır.

 

01.01.2014 – 30.06.2014 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.07.2014 tarihinde yapılmıştır.

 

01.07.2014 – 31.12.2014 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.01.2015 tarihinde yapılmıştır.

 

01.01.2015 – 30.06.2015 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.07.2015 tarihinde yapılmıştır.

 

01.07.2015 – 31.12.2015 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.01.2016 tarihinde yapılmıştır.

 

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER:

 

İlgili inceleme dönemine ait banka ekstreleri, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, bordrolar, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.01.2016 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir.

Sendikamızın ekonomik olanaksızlıklarına rağmen 01.11.2011 – 31.12.2015 tarihleri arasında gerçekleşen 16. Dönem çalışmalarının muntazam bir şekilde yapıldığı gözlenmiştir. Yapılan incelemeler sonucunda usulsüz ya da gereksiz veya fahiş harcamaya rastlanmamıştır. Yapılan her türlü harcamanın tahmini bütçeye uygunluğu görülmüştür.

Döneme ilişkin mizanlar ekte olup, sendika kasa ve banka durumu aşağıdaki gibidir.

 

SONUÇ: 01.11.2011 – 31.12.2015 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

31.12.2015 tarihi itibariyle;

Banka bakiyemiz                          38.53 TL,

Kasa bakiyesi                             204.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı              991.00 TL,

Demirbaşlar hesabı              14.690.09 TL,

Sabit değerler hesabı             7.000.00 TL,

 

Toplam                            :      22.924.43 TL.

 

(*) Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

Tüm delege ve Genel kurulun bilgisine sunulur.

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                       22.438.81 TL

Ödenecek Vergi:          893.08 TL

 

Toplam :                    41.824.07 TL

 

 

Saygılarımızla.

 

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

17. OLAĞAN GENEL KURULU

ÇALIŞMA RAPORU

 

17 NİSAN 2016

 

 

 

 

 

 

SOMA’DA,

ERMENEK’DE

 

VE HERYERDE

 

İŞ CİNAYETLERİNDE

KAYBETTİĞİMİZ

 

SINIF KARDEŞLERİMİZE….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SENDİKAMIZIN KISA TARİHÇESİBAŞSSENDİKAMIZIN İHÇESİAYFAYA DÖN

ÖNCEKİ SAYFAYA DÖN

Sendikamız Dev. Maden – Sen,  MTA (Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü) işçileri ve teknik elemanları tarafından 1959 yılında kurulmuştur. 1959 Yılında MTA – İŞ adıyla kurulan sendikamız, 1975 yılına kadar 8 bin üyeli bir işyeri sendikası olarak Türk-İş konfederasyonu üyesi olarak faaliyet göstermiş, 1975 yılında Türk-İş’ten ayrılarak DİSK’e katılmıştır. Dev. Maden – Sen bu tarihten itibaren DİSK’in örgütlenme modeline uygun olarak MTA işyerinden dışa açılıp, ulusal çapta örgütlenme çalışmalarına başlayarak; MTA işyerlerinin yanında TKİ, Demir çelik, Etibank, Mazıdağ Fosfat ve çok sayıda özel sektör işyerlerinde örgütlendi. 1980 Yılında 15 bin üyesi adına irili ufaklı 500 farklı işyerinde Toplu İş Sözleşmesi imzalamış, toplam 25 bin civarında üyesi bulunan bir sendika haline gelmişti.

1980 Yılında birçok sendikayla birlikte sıkıyönetim tarafından sendikamızın da faaliyetine ara verildi. 11 Yıl Kayyumla yönetildikten sonra 1992 yılında DİSK’e bağlı tüm sendikalarla birlikte açılan davaların beraatla sonuçlanması sonrasında faaliyetlerine başladı. Son yıllarda madencilik sektörünün içine düştüğü buhran, mevcut antidemokratik sendikal yasalar gibi nedenlerin de etkisiyle şu anda  bin civarında üyesi ve binlerce maden işçisiyle sıkı ilişkisine rağmen geçmişe oranla zayıf bir konumdadır.

Sendikamız bütün faaliyet dönemi boyunca özellikle de 1975’li yıllardan sonra eğitimin öneminin farkında olarak işçi sağlığı, iş kazaları, iş yasaları, çevre ve madencilik, ekonomi içerikli yaygın eğitimler gerçekleştirmiştir. Bu eğitimler günümüzde de üyemiz olsun ya da olmasın tüm maden işçilerine düzenli olarak verilmektedir. Toplumu ve üyelerimizi ilgilendiren özelleştirme, sosyal güvenlik yasası vb. güncel konularda paneller, söyleşiler düzenlenmektedir. Ayrıca okuma alışkanlığını teşvik eden çalışmalara yer verilmekte, üyelerimiz için tiyatro, müzik etkinlikleri düzenlenmektedir. Kırsal kesimin olanakları dikkate alındığında bu eğitimlerin ve etkinliklerin önemi bellidir. Bilgili ve bilinçli üye amacımız doğrudan bir biçimde bilinçli yurttaş kimliğine de hizmet etmektedir.

Dev. Maden – Sen’in örgütlendiği, girdiği her işyerinde işçilerin ekonomik hakları gelişmiş, verim artmış, çalışma barışı sağlanmış, iş kazaları sıfıra yaklaşmıştır.

Ülkede, işyerinde ve sendikada demokrasi; siyasi partiler, devlet ve işverenlerle, kurumsal bağımsızlık korunarak, güçlü bir diyalog oluşturulması; gerçekçilik, açıklık, bilgi, katılımcılık sendikamızın temel ilkelerindendir.

Sendikamız; sadece üyesi işçiyi, madenciliği, işkolumuzu değil sanayileşmeyi, örgütlü toplum yolunda mücadeleyi de temel alır. Herhangi bir işyeri, fabrika örgütsüz ise üyelerinin de mutlu ve başarılı olamayacağı görüşündedir. Sosyal devletin korunmasına, ülkenin sorunlarına, diğer işçiler ve işyerlerine duyarlı bir demokratik sendikacılığı savunmaktadır. Kayıt dışı ekonomi, sigortasız çalıştırma ve rantiye ekonomisiyle mücadeleyi hedef alır.

Türkiye’de 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbe sonucu barajlar ve yasaklarla kısıtlanan sendikal hak ve özgürlükler aradan geçen 36 yıla rağmen hala geçerliliğini korumaktadır. Taşeron çalıştırmanın ve Kayıtdışının çok yoğun olduğu ülkemizde Dev. Maden – Sen, işyerlerinde örgütlenmek, üyeleri adına toplu iş sözleşmesi yapabilmek için çok engelli yasak ve barajları aşarak madencilik sektöründe mücadelesini sürdürmeye çalışmaktadır.

 

Dev. Maden – Sen Genel Merkezi Ankara’da; Sıhhiye’de Sezenler Cad. No: 2/9  adresindedir. İletişim bilgileri ise; Tel : 0312 434 52 82 – 434 44 83, Faks : 0312 434 13 38, e posta : bilgi@devmadensen.org.tr  ve devmadensen@gmail.com, web adresi ise; www.devmadensen.org. tr’dir.

 

 

 

MADENCİLİĞİN ÖNEMİ

Madencilik, tarih boyunca uygarlıkları şekillendiren temel sektörlerden biri olmuştur. Özellikle, sanayi devriminden bu yana insanlığın gelişim sürecinin son iki yüz yılındaki baş döndürücü ilerlemede kömür ve demirin önemini yadsımak mümkün değildir. İçinde bulunduğumuz yüzyılda da, madencilik faaliyetleri olmaksızın insan yaşamının sürdürülebilmesi olası değildir. Bugün, kullandığımız arabalardan, içinde yaşadığımız evlere, bilgisayarlardan telefonlara kadar yaşamımız için vazgeçilmez olan hemen her şey, madencilik etkinlikleri sonucu elde edilen ürünler sayesinde varlık kazanabilmektedir.

Madenler, milyonlarca yılda oluşan tüketildiğinde yenilenemeyen kaynaklardır. Bu nedenle mutlaka etkin bir planlamayla ülkenin ihtiyaçları göz önüne alınarak çevreye duyarlı bir şekilde ve kamu yararı öncelikli olarak üretilmelidir. Madenlerin aranmasında, bulunmasında ve işletilmesinde mühendislik bilim ve teknolojisini, uluslararası kabul görmüş normları kullanmak önemlidir. Ama daha da önemlisi bu kaynaklarımızın sömürülmesine ve talan edilmesine karşı durmaktır.

Genel olarak bakıldığında, ülkemiz madencilik sektörünün İstenilen düzeyde gelişmemiş olmasının nedeni, yalnızca yürürlükte olan maden mevzuatı değildir. Diğer pek çok alanda olduğu gibi, madencilik alanında da yol alamayışımızın belirgin nedenleri arasında; stratejik öngörüyle insan kaynakları planlamasını da göz önüne alan ulusal kalkınma modellerinin bir türlü geliştirilememesi, uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde ekonomik ve sosyal politikaların uygulanması, özellikle son otuz yılda planlama düşüncesinin tamamen bir kenara bırakılması, ekonominin sanayileşme ve yatırım artışlarına dayalı dengeli bir yapıya kavuşturulamaması, sanayileşmenin olmazsa olmaz koşulu olan teknoloji üretimini sağlamak amacıyla geliştirilmesi ve uygulanması gereken ulusal bilim ve teknoloji politikalarımızın olmayışı, yönetsel yapılardaki verimsizlik, yolsuzluk ve yozlaşma bulunmaktadır.

Kendi kaynaklarını yok sayan, kaynaklarını kullanmayan bir ülkenin kalkınması mümkün değildir. Madenler, kalkınmanın temel unsurlarından en önemlisidir. Ülkelerin kalkınmaları ve yaşam seviyelerinin belirleyicisi olarak kabul edilen sanayi, enerji ve tarım sektörlerinin temellerini de madencilik oluşturmaktadır. Son yıllarda uygulanan yanlış ekonomik politikalardan en fazla zarar gören sektörlerin başında madencilik sektörü gelmektedir. Sanayi sektörleri yerine hizmetler sektörünün genişlemesi, sanayi sektörlerine hammadde sağlayan madencilik sektörünü de zor durumda bırakmıştır.

 

UYGULANAN POLİTİKALAR VE SONUÇLARI

Günümüzde, elektrik enerjisinin ucuz, kaliteli, zamanında ve güvenilir şekilde temini ülke yönetimlerinin öncelikli konuları arasındadır. Bu anlamda enerjinin planlama ve yönetim boyutları önem kazanmaktadır. Özellikle, dünyada sık sık gündeme gelen enerji veya enerji hammaddeleri krizleri, ülkeleri, enerji politikalarını olası krizleri gözeterek planlamaya, kaynak kullanımında dikkatli olmaya ve ekonominin enerjiye olan bağımlılığını azaltacak önlemleri almaya yöneltmiştir. Bu çerçevede ulusal kaynakların etkin ve rasyonel kullanımları ülkelerin enerji yönetimleri için hayati önem taşımaktadır. Dolayısıyla, enerji planlamaları, bir ülkenin geleceğini, refahını ve aynı zamanda krizlerden etkilenme ölçüsünü de belirlemektedir. Bu anlamda, ülke enerji yönetimlerinin ileriye dönük planlama hatası yapma keyfiyetleri bulunmamaktadır. Hata yapıldığında bunun bedelinin çok ağır ödendiği görülmüştür.

Bugün ülkemizde enerji krizi değil, enerji yönetimi krizi yaşanmaktadır. Planlama ve karar vermede çok başlılığa son verilmeli, kurumlar arasında eşgüdüm sağlanmalıdır. Enerji verimliliği ve tasarrufu konusunda gerekli yatırımlar ve çalışmalar başlatılmalıdır. Kayıp kaçak oranlarının gelişmiş ülkelerin seviyesine çekilmesi için çalışmalara başlanılmalıdır. Enerjinin tüm yurttaşlar için temel bir ihtiyaç olduğu gerçeğinden hareket ederek bu konuda gerekli önlemler alınmalıdır.

 

 

 

MADENCİLİK SEKTÖRÜNDE KAMU KURUMLARI ÖZELLEŞTİRME, TAŞERONLAŞTIRMA ve RODÖVANS UYGULAMALARI

1980’li yıllardan itibaren, “ekonomi yönetiminde kamusal mekanizmaların yerine piyasa mekanizmalarının konulması gerektiği, verimlilik ve refahın bu yolla sağlanacağı” şeklindeki politikaların Türkiye’ye yansımaları gecikmemiş ve bu doğrultuda önce planlı dönem üzerine bir sünger çekilmiş, daha sonra küreselleşmenin en önemli aygıtı özelleştirme uygulamaları başlatılmıştır. Söz konusu gelişmelerin Türkiye madencilik sektörüne yansımaları, özellikle 1990’lardan itibaren hız kazanmıştır. Bu süreçte, madencilik sektöründe öne çıkan söylem “kamu madencilik kuruluşlarının özelleştirilmesi” olmuş, bu amaçla söz konusu kuruluşlarda gerekli olan yatırımlar yapılmamıştır. Türkiye madencilik sektöründe mülkiyet ve yönetim değişikliklerini gerçekleştirmeye yönelik olarak çeşitli kamu kurumlarında sektörel bölünme, ticarileştirme, şirketleştirme ve özelleştirmeye yönelik uygulamalar birbirini izlemiş, madencilik sektörünün kamu ağırlıklı yapısı özel sermayenin de yerini alabileceği bir rekabet ortamına dönüştürülmeye çalışılmıştır.

KİT’lerin özelleştirilmesiyle işletmelerin verimliliğinin artacağı ve makro düzeyde rekabetin sağlanmasıyla ekonomik performansın yükseleceği savı ise teorik dayanaktan yoksun olduğu gibi, uygulamada da bilimsel olarak kanıtlanmamıştır. Havza bazında ve tüm cevher damarlarının bir arada değerlendirilmesi ile gerçekleştirilecek madencilik yatırımlarının özel sektörün kar hırsına terk edilmemesi gerektiği muhakkaktır. Emeğin sömürülmesine dayalı, yeni teknolojiler geliştirmeyen, araştırma, geliştirmeye yönelik yatırımların yapılmadığı, küresel rekabetle karşı karşıya olan ülkemizde üretilen maden ürünlerinin iç pazara ve dünya pazarlarına girmesi zor görülmektedir. Özelleştirilen ETİBANK, TDÇİ, KBİ, ÇİNKUR ve KÜMAŞ ile özelleştirmesi düşünülen TTK ve TKİ’nin tıkanıklık noktasına gelmesinin hesabı mutlaka verilmelidir.

Özellikle son 8 yılda Türkiye’nin gelişmesinin önündeki engelin kamu kuruluşları olduğu, devletin küçültülmesi ve kamunun faaliyet alanının daraltılması ile ülke sorunlarının çözülebileceği söylemi hız kazanmıştır. Bu söylemin madencilik sektörüne yansıması, “kamu madencilik kuruluşlarının kapatılması, özelleştirilmesi, rodövans ile özel sektöre devredilmesi ya da en azından kamu kuruluşlarının yapmakla sorumlu oldukları işlerin özel şirketlere gördürülmesi” şeklinde olmuştur. Ancak bu güne kadar, madencilik sektöründe özelleştirme ve özelleştirmeye yönelik olarak yapılan rodövans ve benzeri çalışmaların hiçbirisinden olumlu bir sonuç alınamamış, madencilik sektörü giderek küçülmüş, buna karşın sektördeki iş kazaları artmıştır.

 

TÜRKİYE MADENCİLİĞİNDE ÖZELLEŞTİRME VE SONUÇLARI.

Özelleştirme ve sonuçlarına bakarken nedenlerine bakmadan sağlıklı analizler yapabilmek güç olur. Her ülkenin hedefi sanayileşme ve kalkınmadır. Ülkelerin sanayileşme ve kalkınmayı sağlayabilmeleri için:

. Sanayileşmeye yetecek hammadde kaynaklarına sahip olmak veya ulaşmak,

. Bilim ve teknoloji gereklidir.

Sanayileşme ile artı değeri yüksek ürünleri üretmek için kolektif aklın ve planlamanın önemini söylemeye gerek bile yoktur.

Sanayileşmeyi sağlayan madenler, bulunduğu yerden çıkarılırken aynı zamanda o yörede; işsizliğin azaltılmasına, kırsaldan kente göçün frenlenmesine, getirdiği enerji, yol, iletişim gibi altyapı ve katma değer ile bölgeler arası kalkınma farklarının giderilmesine çok büyük imkan sağlar. İthalatın ihracatı karşılama ve döviz dengesine muazzam katkısı bilinmektedir. Madenler yeraltındaki miktarıyla sınırlı, bulunduğu yerde çıkarılmak zorunda olan bu nedenle gelecek kuşaklarında hakkı bulunan doğal kaynaklardır. Madencilik büyük ilk yatırım maliyetleri gerektiren, yatırımların geri dönüşü uzun zaman alan ve ağır riskler içeren, çok karlı özellikleriyle de diğer sektörlerden farklıdır. Ve özellikle kriz dönemlerinde stratejik bir öneme sahiptir.

Tüm jeolojik evreleri barındıran Türkiye coğrafyası; sanayi için gerekli madenler konusunda şanslı bir bölgedir. Bu yönüyle de dünyanın ilgisini çekmektedir.

Ülkemiz maden kuruluşlarında yapılan özelleştirmelerde; bir iki istisnanın dışında ne istihdam, ne yeni yatırımlar, ne üretim ve ne de verimlilik artışı olmamış, aksine daralma ve gerilemeler gerçekleşmiştir. Özelleştirmeler ile ülkemizde madencilik Kriz içine sokulmuştur. Tekelleşme ve konsolidasyonun sürdüğü dünya madenciliği karşısında ülkemizde parçalanarak, küçültülerek özelleştirilen şirketler ile rekabet edebilmesinin mümkün olmadığı görülmüş ve rekabet edebilmek için özelleştirmeyi savunan görüş doğrulanmamıştır.

Özetlersek özelleştirme tutkusu bir takım akçalı, kayırmacı şaibeli, akıl dışı bir irrasyonellikle sürdürülmektedir. Öyle ki Danıştay ve diğer mahkeme kararlarına uymamak yoluna bile gidilmiştir.

Özelleştirmenin öznesi olan özel sektör işletmeciliği,  doğası gereği kar maksimizasyonu için üretim yapar. En birinci amacı, hatta tek amacı KARLILKTIR.  Özel sektörün kendi iradesiyle karlılıktan başka kriterleri göz önüne almasını, amaç edinmesini beklemek gerçekçi değildir.

Tek amacı kar etmek olan özel sektör maden işletmeciliğinin tenörü en yüksek olan, en az yatırımla, en az maliyetle, en hızlı ve en karlı olan alanlarda işletmecilik yapmak istemesi doğaldır. Tenör azaldığında, kalan cevheri kaderine terk edip yüksek tenörlü başka yerlere yönelmesi anlaşılır bir şeydir.  Madencilikte elde ettiği kazancı, tekrar madenciliğe yatırma zorunluluğu yoktur. Madencilikten elde ettiği birikimi gerektiğinde daha karlı başka sektörlere kaydırmasından daha doğal bir şey yoktur. Ayrıca yabancı sermayeli özel sektör karını kendi merkezlerine çekmektedir. Yine, özel sektör; insani ve çevresel normları, yasaları maliyetleri artırıyorsa es geçmeye meyillidir.

Tek amacı kar olan özel sektör maden işletmeciliğinin, madenciliğin bütün bu saydığımız sanayileşme ve kalkınma işlevlerini kendi iradesiyle hesaba katması gözetmesi düşünülemez.

Ayrıca vurgulamak gerekir ki özelleştirme ile özel sektör madenciliği aynı şey değildir. Özelleştirme olmadan da özel sektör madenciliği pek ala yapılabilir, gelişebilir.

Kamu işletmeciliğinin hiç yanlışı yoktur denemez. Kamu işletmelerinin eskiden olduğu gibi sürdürülmesini savunmuyoruz. Özellikle özerk, siyasilerin yanlış ve haksız müdahalelerine kapalı bir kamu madenciliği savunuyoruz.

 

Madencilikte özelleştirilen İşyerlerinde İşçiler Açısından Durum:

Özel sektör maden işletmelerinin özelleştirme yoluyla devir aldığı işyerlerinde, önceki döneme göre;  istihdam daralmış, ücretler azalmış, iş sağlığı ve iş güvenliği gerilemiş, sendikal örgütlülük kimi işyerlerinde güçsüzleştirilmiş kimilerinde tasfiye edilmiş, iş güvencesi ise deforme edilmiştir. Kapatılan işyerlerinde ki duruma değinmeye gerek bile yoktur her halde.

Özelleştirmenin bedeli;  İş kazaları ve meslek hastalıklarından gereği gibi korunmayan,  işini kaybetme ve işsiz kalma kaygısıyla psikolojisi de bozulan, sosyal güvenliğinden endişe duyan, ücretleri düşürülen, örgütlenmeleri engellenen bir maden işçisi topluluğu yaratmıştır.

 

MADENCİLİKTE GİZLİ ÖZELLEŞTİRME: RÖDÖVANS

Bilindiği gibi, Anayasanın 168. maddesine göre; devlet madenleri arama ve işletme hakkını belli bir süre için gerçek ve tüzel kişilere devredebilmektedir. Bu devir mülkiyet devri anlamına gelmemekte, madenler bu anlamda özel mülkiyete konu olamamaktadır. 3213 sayılı Maden Yasası 4. maddesinde madenlerin, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilmiş ve 5. maddesinde, hakların bölünmemesi ilkesi kabul edilmiştir. Bu ilkeye göre, madenlerde arama, ön işleme ve işletme ruhsatlarından hiç birisinin hisselere bölünmemesi, bu ruhsatların tek bir gerçek veya tüzel kişiye ait olması gerekmektedir. Bu yasal duruma göre maden işlerinin özel sözleşmelerle üçüncü kişilere devrine olanak yoktur. Ancak uygulamada ruhsat sahipleri özel hukuk alanına giren kimi sözleşmelerle ve belirli bir bedel karşılığında maden çıkarma ve satış haklarını özel kişilere bırakmışlardır. Rödövans olarak adlandırılan bu yöntemle ruhsat sahipleri, taşeron olarak üretim yapan üçüncü kişilerle 5-10 yıl süreli sözleşmeler imzalamışlardır.

Rödövans, “maden ruhsat alanlarının, hukuki hak ve sorumlulukları kendisinde kalması koşuluyla hak sahibi tarafından sözleşme ile özel veya tüzel bir kişiye, bir süre tahsis edilmesi durumunda, maden ocağının işletilmesini üstlenen özel veya tüzel kişinin, esas ruhsat sahibine, ürettiği her bir ton maden için ödemeyi taahhüt ettiği meblağ” olarak açıklanmaktadır. Rödövans’ın bir özelleştirme yöntemi olduğu açıktır. Özelleştirme literatüründe “Kiralama” olarak adlandırılan yöntem, rödövans ile birebir uyuşmaktadır. Fransa kökenli rödövans (redevance) kelimesi feodal dönem de haraç anlamında da kullanılmıştır. Rödavans uygulaması, hukuki kurallara uyularak değil, hukuğu zorlayarak, hatta hukuka aykırılığı Danıştay kararları ile kesinleşmiş olduğu halde devam etmektedir.

 

Özel hukuk sözleşmesi olarak yürütülen ruhsat sahibi, rödövansçı ve taşeron ilişkilerinin yarattığı olumsuzluklar, Türkiye Taşkömürü Kurumu örneği üzerinden incelendiğinde çok net olarak ortaya çıkmaktadır. 1970’li yıllardan itibaren Zonguldak Kömür Havzasında “Kaçak” kömür çıkarma işlemleri yapılmaktadır. Kurum tarafından, alınan tedbirlerle kaçak kömür çıkarma işlemini ortadan kaldıramayınca hem kaçakçılığının önlenmesi hem de TTK tarafından işletilmesinin ekonomik görülmediği rezervlerin değerlendirilmesi için rödövans uygulamaları başlatılmıştır. Ancak TTK’nun küçültülmesi, gerekli yatırımların yapılmaması ve işçilik maliyetleri gerekçesi ile rödövans sisteminin ilk amacı aşılarak, TTK’nın yatırım ve alt yapı için trilyonlar harcanmış sahaları rödövans sözleşmesi ile üçüncü kişilere verilmeye başlanmıştır. Taşkömürü rezervlerinin tamamı TTK’ya ruhsatlı olmasına rağmen, rödövans uygulamaları ile üretimin yaklaşık %10’u özel sektör tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak kaçak kömür üretimi ortadan kalkmamış, yeni bir görünüm kazanarak devam etmiştir. Devletin, kamu gücüne sahip olmasına rağmen önüne geçemediği bir sorunun, özel kişilerce önlenebileceğine inanılması zaten pek gerçekçi görünmemektedir.

Rödavansçılar, kaçakçıları taşeron adı altında işlendirmiştir. Taşeronlar hakkında TTK ve diğer kamu kuruluşlarında tam ve düzenli bilgi ve kayıt verilmediği için, kaçak kömür üreticileri kendilerini taşeron olarak tanıtabilmiş ve kamu kurumlarını yanıltmışlardır. Rödövansçı şirketlerin taşeron sayısının 200’ü aştığını belirtilmektedir. Bu şirketlerin çoğu madencilik ile doğrudan ilgisi bulunmayan temizlik, turizm, gıda, nakliyat, inşaat, pazarlama ve benzeri alanlarda faaliyet göstermektedir. Gerçek anlamda madencilik yapanların sayısı ise 8-10’u geçmemektedir. En iyimser rakamla 500’e yakın sayıda ocaktan da kömür çıkarılmaktadır.

 

MADENCİLİK SEKTÖRÜNDE İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ

Madencilik, doğası gereği içerdiği riskler nedeni ile özellik arz eden, bilgi, deneyim, uzmanlık ve sürekli denetimi gerektiren dünyanın en ağır iş kollarından birisidir. Söz konusu deneyim ve uzmanlık, uzun yıllar hatta nesiller gerektirmektedir. Son 35 yıldır devletin küçültülmesi, kamunun faaliyet alanının daraltılması ile iktisadi etkinlik ve verimliliğin sağlanacağı savı ile uygulanılmaya çalışılan girişimler sonucu, ülkemiz madencilik sektörü yarı yarıya küçültüldüğü gibi, nesillerin bilgi ve deneyim birikimi de darmadağın edilmiş, edilmektedir.

Madencilik sektöründe gerek kamu gerekse özel sektörün çeşitli problemleri mevcuttur. Özelleştirme adı altında hesapsız, plansız bir şekilde özel sektöre devredilecek kamu madenciliği sektörümüze hiçbir katkı sağlamayacaktır. Özelleştirmeler sonrası madencilik sektöründe kamu denetimi yeterince sağlanamamaktadır. Sektörün özelliği göz önüne alınarak kapsamlı bir risk haritasının ilgili Bakanlıklarca hazırlanması ve denetimlerin buna göre yapılması gerekmektedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından çıkarılan yeni İş Kanunu ve ilgili yönetmelikleri, madencilik sektöründe etkin denetlemenin yapılabilmesi bakımından son derece yetersizdir ve ciddi sakıncalar içermektedir. Söz konusu mevzuat, yeniden gözden geçirilerek madencilik sektörünün özellik arz eden sorunları da göz önüne alınarak yeniden düzenlenmelidir.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın madencilikten sorumlu birimi Maden İşleri Genel Müdürlüğü’ne, yasa ile, “madencilik faaliyetlerinin iş güvenliği ve işçi sağlığı ilkelerine uygun yürütülmesini takip etme” görevi de verilmiştir. Bununla beraber, söz konusu Genel Müdürlüğün 150 civarında personeli ile 24.000’in üzerindeki maden ruhsatını yeterince takip edebilmesi mümkün değildir. Bu kuruluş, madencilik sektörünün ihtiyaçlarına yönelik olarak yeniden yapılandırılmalı, personel kadrosu gerek nicelik gerekse nitelik bakımından geliştirilmelidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Çalışma sonrası yapılan değerlendirmede ortaya çıkan eksiklikler 9 ana başlık altında toplanmıştır;

 

1-Organizasyon, Gözetim ve Genel Çalışma Şartları

2-Mekanik ve Elektrikli Ekipman ve Tesisler

3-Tahkimat

4-Havalandırma

5-Yangın ve Patlama

6-Ulaşım Yolları

7-Kurtarma ve Tahliye

8-Nakliyat

9-Sosyal Tesisler

 

Ve sonuç olarak çalışma, “genel olarak, işverenler tarafından iş sağlığı ve güvenliğine gereken önemin verilmediği, çalışanların ise eğitim düzeylerinin yetersiz olduğu tespit edilmiştir” denilmektedir.

 

SONUÇ ve ÖNERİLER

 

Madencilik kavramının önemi, ülkemizde henüz yerleşmemiştir. Oysaki maden kaynaklarının çok önemli ve eşsiz bir özelliği vardır; bu özellik, madenlerin yenilenebilir olmayıp tükenebilir nitelikte olmalarından kaynaklanmaktadır. Tarım ürünlerini ihraç edebilir ve her yeni hasat mevsiminde, yeniden üretip, yeniden ihraç edebilirsiniz. Aynı şekilde, orman ürünlerini, aradan on yıllar da geçse, yeniden yetiştirebilir, keser, biçer ve yeniden ihraç edebilirsiniz. Ne var ki gemiler yükü kömür çıkartılarak sevk edilen bir ocaktan bir daha kömür çıkaramayız. Çünkü maden cevherlerinin oluşumu tersinir bir süreç değildir. Madenlerimiz için uygulanacak bütün ekonomi politikalarının, bu özelliği göz ardı etmeden tayin edilmesi ve gelecek nesillerimizin de kollanması gerekirken, tam tersine tutumlarla, günü birlik uygulamalara gidilmektedir. Ulusal madencilik yaklaşımı çıkarabilmeye yardımcı olacak bir değerlendirme kurulu yararlı olabilir.

Sosyal taraflar, kamu ve üniversiteler ile meslek odalarından oluşturulan bir ulusal değerlendirme ve öneri kurulu: madenciliği masaya yatırılmalıdır. Bu kurul; İncelemeli, tartışmalı ve ortak sonuçlar çıkarmalıdır.

Bu kurul; kamu (devlet),  işverenler, meslek odaları, üniversite ve çalışanların örgütlerinin temsilcilerinden oluşan sahici bir kurul olmalıdır. Böyle olursa bu kurulun ortaya koyduğu çözümler ülke çapında sahiplenilir. Uygulama imkânı bulur.

Böylesi kurullarında katkısıyla Madencilikte; aramadan işletmeciliğe ve pazarlamaya kadar tüm süreçler için bir madencilik politikası KENDİ AKLIMIZLA oluşturulabilir.

Madencilik sektöründe yaşanan krizin, emeğiyle çalışan kitlelerle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmadığını bilince çıkarmak gerekir. Bu bilince varabilirsek krizin faturasını önümüze getirenlere karşı,  alternatifsizlik teranelerini dillerinden düşürmeyenlere karşı, biz de kendi alternatiflerimizi ileri sürmekten öte talep ederiz. Buna yerden göğe kadar hakkımız vardır ve bu mümkündür. Çünkü; Gerçekleri tahrif edenlere, devamlı çözümsüzlük ve uyuşmazlık mesajları gönderenlere rağmen, çözüm de, alternatif de vardır.

 

Aşağıda işimizin ve konumuzun özelliği nedeniyle, özel çözüm önerileri ayrı ayrı ele alınmıştır.

 

Ülkemiz şiddetle ihtiyaç duyduğu halde, bir Madencilik stratejisinden yoksundur. Oysaki madencilik, vazgeçilmeyecek ölçüde stratejik bir sektördür. Türkiye; daha fazla zaman kaybetmeden, kalıcı bir madencilik stratejisi planlamalıdır. Bu stratejinin ana çerçevesi, madencilik politikalarının belirlenmesi ve bu politikaların gelecek ve statü kaygısı taşıyan siyasilerle değil, mutlaka uzmanlar eliyle doldurulması gerekmektedir. Bürokratik unvanı her ne olursa olsun, madenlerin istihracı, zenginleştirilmesi, izabesi ve rafinasyonu uğrunda yıllarını harcamış olanlar dışında hiç kimse bu stratejinin içinde yer almamalıdır.

 

Madencilik dışındaki birçok sektörde organize sanayi bölgesi kapsamında faaliyetler belli bir yerde toplanmakta işletmelere altyapı açısından uygun bir ortam oluşturulmaktadır. Madencilikte ise doğal koşullar işletme yerini belirlemekte ve çoğu zaman bu bölgeler yerleşim alanlarının dışında, alt yapısı olmayan yerler olmaktadır. Bu nedenle maden yataklarının bulunduğu ücra yerlere altyapının getirilmesi ve kentler dışında yeni iş sahalarının açılması sağlanmalıdır.

 

Yeraltı kaynaklarımızın boyutu nedir? İhtiyacımızın ne kadarını karşılayabilir? Gelişmiş bir Türkiye’nin ne kadar hammaddeye ihtiyacı vardır ve ne kadarını öz kaynaklarımızdan karşılayabiliriz? Bu gibi soruları sağlıklı olarak cevaplayabilmek için, konuya uzun vadeli politikalarla yaklaşılmalı ve madencilik stratejileri gerçek zeminler üzerine oturtulmalıdır.

 

Maden kaynaklarımız konusunda çok afaki rakamlar telaffuz edilmektedir. Örneğin, Zonguldak Havzası, Hasançelebi Demir Yatağı, Beylikahır Barit- Flüorit- Nadir Toprak Metalleri Yatağı… Bu belirsizliklerin giderilmesi için, maden cevherinin teknolojik özelliklerinin tayini de dahil olmak üzere, işletilebilir bazdaki rezerv tespit çalışmalarına hız verilmelidir.

 

Türkiye’de istikrarlı sanayileşme ve kentleşme politikalarının oluşturulmamış olmasından dolayı öncelikle sanayinin ihtiyacı olan hammadde ve yarı mamulün standartları, özellikleri ve talep düzeyinin belirlendiği sağlıklı bir envanter bulunmamaktadır. Bu nedenle madencilik sektörü fiyat ve talep dalgalanmaları karşısında istikrarlı bir üretim programı oluşturamamakta ve bunun sonucunda stoklar artmakta, işletmeler dönem dönem tatil edilmektedir. Madenciliğin ihtiyaç duyduğu bu envanter ve standartlar ivedilikle oluşturulmalıdır.

 

Ülkemizdeki birçok alan koruma altına alınmış ancak madenlerin korunması gibi bir kavram hayat bulmamıştır. Doğal kaynaklarımızın üzerine şehirler kurulmakta, tesisler oluşturulmaktadır. Ayrıca madencilikten anlamayan herkes tarafından ruhsat alınabilmekte ve definecilik anlayışı ile yaklaşılan madenlerimizin yüksek tenörlü kısımları alındıktan sonra terk edilmektedir. Tükenebilir olan bu kaynakların kazanımlarını güçleştirecek oluşumlara izin verilmemeli, Madenleri Koruma Kanunu çıkartılmalıdır.

 

Türkiye’nin doğal kaynakları modern jeoloji, jeofizik ve jeokimyasal yöntemlerle aranmalı, yeni kaynakların bulunarak rezervleri belirlenmeli, bilinen kaynakların potansiyellerine ileri teknoloji ile yapılacak etütlerle ilave kaynaklar eklenmeli, bilinen madencilik varlığının rezervlerine kesinlik kazandırılmalı, teknolojik maden araştırma ve işletmeciliğinin yapılmasının sağlanması yönünde önem verilmelidir.

 

Madencilik sektörünün maden arama faaliyetlerinden üretime kadar uzanan çalışmalarında ihtiyaç duyduğu madencilik politikalarını oluşturmak, gerekli her türlü koordinasyonu gerçekleştirmek ve engelleri aşmak için yaptırım gücü olan, en üst düzeyde bir otoriteyi sağlamak ihtiyacını karşılamak amacıyla bir Madencilik Bakanlığı’nın kurulması kaçınılmaz görülmektedir.

 

Maden arama ve incelemeleri ile görevli bir kamu kurumu olan MTA, kuruluş kanunu, planlama, örgütlenme, eleman politikası, kuruluş içi ve dışı koordinasyon ve mali kaynaklar yönünden yeniden büyüteç altına alınarak, madencilik sektörüne teknik düzeyde en yüksek katkıyı sağlayacak biçimde irdelenmeli, başka bir anlatımla Kurum, bu çalışmalar için gerekli bilimsel alt yapının oluşturulması, maden yataklarımızla ilgili temel jeolojik problemlerimizin çözümü, arama faaliyetlerinin yeni tekniklerle yapılması, maden yataklarının işletilmesi yönünde teknolojik araştırmaların gerçekleştirilmesi, sektöre deneyimli eleman yetiştirilmesi ve teknik danışmanlık hizmetlerinin verilmesi alanlarında yeniden organize edilmesi amacıyla çağdaş maden arama kuruluşlarının gerektirdiği yapıya kavuşacak biçimde yeniden yapılandırılmalıdır. Bu çerçevede, gerek maden arama çalışmalarının gerekse laboratuar hizmetlerinin yerine getirilmesinde, günümüzdeki teknolojiye uyumlu teknik ve yöntemlerle araç, gereç ve malzemenin kullanılması temin ve tercih edilmelidir.

 

Türkiye kendi koşullarına uygun madencilik teknolojilerini geliştirmeye ağırlık vermeli; bu amaca yönelik olmak üzere her kurumda göstermelik olarak kurulmuş bulunan araştırma-geliştirme (AR-GE) birimleri hayata geçirilmelidir. Bu birimlerin üniversite, TÜBİTAK ve maden makineleri üreticileri vb. kuruluşlarla işbirliği içinde çalışmaları sağlanmalıdır.

 

Üretimi yapılmayan ve sorunlu olan cevher yatakları ekonomikliği ve pazar araştırmaları yapılarak, zenginleştirme işlemlerinden geçirilip üretilebilir hale getirilmelidir.

 

Madencilikle ilgili KİT’lerin etkin ve verimli çalışması için yapısal düzenlemeler getirilmeli, yatırımları ve teknolojik gelişmeleri engellenmemelidir.

 

 

Madencilik sektöründe bulunan KİT’lerin yönetsel yapılarına bakıldığında, yönetim kurulu üyeliklerinin çoğunluğunu bir önceki dönem seçimi kaybeden veya madencilikle hiçbir ilgisi olmayan bir çok kişinin var olduğu görülmektedir. Bu nedenle KİT’lerin yönetim kurulları, kurumların sorunlarına çözüm sunabilecek kişilerden oluşturulması gerekmektedir.

 

KİT’lerde yıllardan beri devam eden işlevsel ve yönetsel erozyonun yanı sıra, yıllardır devam eden özelleştirme programlarının “her derde devadır” anlayışı terk edilerek, sektörün kendine has özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu anlayış devam ederse sektörün gelecekte daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalacağı gerçeğini unutmamak gerekir.

 

Kamu madencilik kuruluşlarında karmaşanın önlenmesi, koordinasyonun sağlanması için maden arama ve işletmeciliği ile ilgili bütün kuruluşların, ilgi alanı yalnızca madencilik olan bir yönetsel sistemle koordineli biçimde üretim yapmaları sağlanmalıdır.

 

İşletme projeleri ile MİGEM’ne “beyan” edilen işletilebilir rezervlerin yeterince kurtarılıp kurtarılmadığı mutlaka denetlenmeli; kaynakların yanlış işletme yöntemleriyle israfı önlenmelidir. Artık Mostra Madenciliği Devri Kapanmıştır.

 

Ruhsat başvurularında ön yeterlilik aranmaması, Maden Kanunun “Beyan Usulüne” dayanmış olması, işletme projeleri ve faaliyet raporlarının uzman kişi ve kuruluşlarca incelenmeden sadece yasal evrak olarak görülmesi, aramadan pazarlamaya kadar gerekli denetimin yapılamama nedenleriyle doğal kaynakların bilimsel gerçeklere dayanarak tespit edilerek madencilik bilim ve teknolojilerine uygun şekilde işletildiği konusunda ciddi tereddütler bulunmaktadır. Bu yasal boşluk içerisinde sektörde binlerce saha “Ruhsat Spekülatörlerin” elinde yıllarca tutulmakta, bir çok işletmede rezerv ve talebe göre  çok düşük miktarda üretim yapılmaktadır.

 

Gerek kamuda gerekse de özel sektörde teknoloji bir kere satın alınmalı ve yeni teknolojiler üretilmelidir.

 

Madencilik, bu bölümde açıklanmaya çalışılan ayırt edici özellikleri göz önünde bulundurularak her kademede teşvik edilmeli; harita, teknik yardım, yol, enerji gibi alt yapı niteliğindeki gereksinimlere kolaylık ve öncelik sağlanmalıdır.

 

Madensel ürünler yalnızca ödemeler dengesini olumlu yönde etkileyecek metalar olarak görülmemeli, aynı zamanda üzerine inşaa edilecek sanayilerin girdisi ve bu sanayilerde üretilecek teknolojilerin sürükleyici gücü olarak da kabul edilmelidir.

 

Maden işletmeciliğinin tüm kademelerinde (işletmecilerde dahil olmak üzere), yapılacak iş ile ilgili eğitimden geçmemiş kişilerin istihdamı önlenmeli ve devlet gerekli iş gücünün eğitimi konusunda gerekli yaptırımları uygulamaya sokmalıdır.

 

Günümüzde, maden ihtiyacımızdan çok ithalata kaynak aranmaktadır. Bu ithalatın büyük bir kısmı da iki kaleme ayrılmaktadır. KÖMÜR ve DEMİR. Bu iki maden üzerinde özellikle durulması gerekmektedir. Zonguldak Taşkömürü Havzasının daha efektif hale nasıl getirileceği ve ülkemizdeki yüksek tenörlü demir yataklarının aranması konularında çalışmalar derhal başlatılmalıdır.

 

Ülkemizin kömür madenciliği, yanlış politikalar sonucu ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. 80’li yılların başında, başta büyük şehirler olmak üzere başlayan hava kirliliğinin tek sorumlusu ülkemizin kömürleri olarak görülmüş ve kömür ithalatına başlanmıştır. Hava kirliliği birçok faktöre bağlıdır. Tek neden kömür değildir. Bilinçsiz ithalat sonucu başta özel sektör kömürcülerimiz batma noktasına gelmiştir. Türkiye linyit ve taşkömürü rezervi 9.5 milyar ton olmasına rağmen her yıl yaklaşık 500 milyon dolar ödeyerek kömür ithal etmek zorunda kalınmıştır. Türkiye’nin kömür politikası ele alınmalı, ülkemiz kaynaklarını olumsuz yönde etkileyen politikalar yeniden gözden geçirilmelidir.

 

Sanayi kuruluşlarının gereksinme duyduğu madenler için makro düzeyde master arama projelerinin geliştirilmesi, bu projelerde belirlenen hammaddelere yönelik aramaların gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla MTA’nın bünyesinde ilgili kurumlardan temin edilecek uzmanlardan oluşacak, başta kömür ve demir olmak üzere madencilik sektörü ve ülke ekonomisi için en çok gereksinim duyulacak cevherlerden her biri için ayrı ayrı çalışma grupları kurulmalıdır. Bu çalışma gruplarınca uygulanacak dedektif maden prospeksiyonu çerçevesinde aranan hammaddelerle ilgili olarak TKİ, TTK, DSİ, Eti Holding AŞ., KBİ, TDÇİ ve TPAO gibi çeşitli kuruluşlarca yapılmış jeolojik etüt ve haritaların incelenmesi ve kompilasyonu ile bu kuruluşların değişik amaçlarla yapmış oldukları sondajların stamplarının ayrıntılı bir incelemeye tabi tutulması sonucu saptanan programlar uyarınca arama çalışmalarına yeni bir ivme kazandırılmalıdır.

 

Madencilik sektörünün finans sorunu çözülmelidir. Önce Etibank’ın daha sonra da Madencilik Fonu’nun siyasi irade tarafından kapatılması üzerine, sektörümüz ile ilgili dünyadaki dalgalanmalar karşısında önünü göremeyen sektör temsilcileri büyük bir boşluk içinde bırakılmıştır. Bunun için bağımsız bir Madencilik İhtisas Bankası’na ihtiyaç vardır. Bu bankanın sektörümüzü destekleyici girişimleriyle gerek kamu gerekse de özel işletmeciler madencilik yatırımlarına başlamadan önce hiç olmazsa bir finansal sıkıntıyla karşılaşmayacaklardır.

 

Türkiye’de hemen tüm sektörlerin finansman sorunu çözümlenmiş iken, madencilik sektöründe bu sorun nedense görmezlikten gelinmektedir. Madencilik, en azından başlangıçta, sektör dışından beslenen sürekli ve yeterli kaynaklarla finanse edilmelidir.

 

Madencilik sektörünü finans yönünden desteklemek amacıyla kurulan Madencilik Fonu’nun diğer Fonlarla beraber kapatılması öncelikle sektörün desteklenmesini ve bazı önemli konularda (demir taşımacılığının desteklenmesi gibi) devletin sektöre müdahale şansını yitirmesine neden olmaktadır. Madencilik Fonu acilen tekrar hayata geçirilerek, Teşkilat Yasası mutlaka çıkarılmalıdır.

 

Uluslararası fiyat dalgalanmalarına çok hassas olan madencilik sektöründe özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler için faaliyetlerin sürekli kılınması amacıyla ve yeni yatırımlara kaynak verilmesi doğrultusunda kaynak aktarımı sağlanmalıdır.

 

Günümüzde madenlerimize dayalı sanayileşmenin yeterli düzeyde gerçekleştirilmemiş olması nedeniyle maden üretimimiz, mamul maddeye dönüştürülmeden ağırlıklı olarak ara ürün ya da hammadde boyutunda kalmıştır. Katma değerin yurt içinde kalabileceği nihai ürün ve uç ürün üretimine öncelik verilerek maden ihracatının bu doğrultuda planlanması gerekir.

 

Özellikle son yıllarda maden ithalatının artması üzerine, maden üreticilerimiz birbirleriyle rekabete girmiş ve bunun sonucunda birçok ürünün iç ve dış piyasalardaki değerleri neredeyse yarı yarıya düşmüştür. Maden üreten firmaların bu durum karşısında kolektif çalışmaları şarttır.

 

Gerek iç piyasalarda, gerekse ihracatta, sektörümüzde yaşanan bilinçsiz rekabet madencilik sektörünü, bilim ve teknoloji kullanımından, ileriye dönük planlamalardan uzak, işçi sağlığı, iş güvenliği ve çevreninde göz ardı edildiği bir anlayış içerisinde, her türlü iş makinesiyle herkes tarafından yapılabilir bir sektör haline getirmiştir. Bu durum düzeltilmelidir.

 

Maden işletmelerinin yeniden düzenlenme ve iyileştirme çalışmaları üretim süreci ile aynı zamanda planlanmalı ve işletme faaliyetlerine paralel olarak uygulanmalıdır. İyileştirmelerde ekonomik ve gerçekçi yaklaşımlar ön planda tutulmalıdır.

 

Şimdiye kadar çıkmış olan çevre ile ilgili tüm yasa, yönetmelik ve tebliğler arasındaki çelişkilerin giderilerek uygulanabilirliğinin sağlanması, çıkarılacak yeni mevzuat kapsamında bu konuya özen gösterilmesi ve uygulamadan kaynaklanan sorunlar doğrultusunda belirli aralıklarla gözden geçirilmesi sağlanmalıdır.

 

Madencilikle ilgili ÇED raporu hazırlanmasında, raporun uygulanabilirliği açısından ilgili teknik elemanın imzası kesinlikle aranmalı, bu konu çıkarılacak yeni mevzuatlarda mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

 

Maden İşleri Genel Müdürlüğü ile işbirliğine gidilerek madencilik sektörünün kapasite ve alan açısından gruplandırılması ve küçük işletme gruplarına giren madenler için sadece ön ÇED araştırmasının istenmesi gerekli ve yararlı olacaktır. Aksi takdirde küçük ölçekli birçok maden işletmesi ÇED raporu hazırlanmasının maliyeti nedeniyle ya mevzuata uygunluk açısından piyasa işi uygulanırlığı olmayan tapon raporlar hazırlatması ya da zor durumlara düşmesi engellenmelidir.

 

Her alanda olduğu gibi, madencilik sektöründe de uygulanan günlük politikalar terk edilmeli ve ülkemiz kendi kaynaklarından sonuna kadar en akılcı biçimde yararlanmayı hedef alarak orta ve uzun vadeli planlamalara geçmelidir. Bu doğrultuda madencilik özeline bir master planı hazırlanmalıdır.

 

Madenlere, dış ödemeler dengesini düzeltecek sıradan bir ihracat kalemi gibi bakılmamalı; metalürji ile birlikte ele alınarak, ağır sanayinin temel girdilerini sağlayacak ve kaynak yaratacak bir sektör olarak yaklaşılmalıdır.

 

Halâ yeterince aranmamış ülkemizin sistematik ve rasyonel bir biçimde aranmasına yönelik planlar hedeflenmeli ithal edilen madenlerin aranmasına önem ve öncelik verilmelidir.

 

Ne getirip götüreceği iyice hesaplanmadan, gözü kapalı yabancı sermaye davetleri çıkarılmamalıdır. Madenlerimizin ülke çıkarları doğrultusunda üretilmesine özen gösterilmelidir.

 

Madencilik sektörünü finanse etme asli görevi ile kurulan ETİBANK bir madencilik ihtisas bankası olarak yeniden hayata geçirilmeli, IMF dayatmaları ile Madencilik Fonu’nun kapatılmasının ardından doğan boşluk kapatılmalıdır.

 

Madenciliğin önemini yeterince kavratabilmek için, yazılı ve görsel medyadan yararlanılmalı ve okul müfredatlarının kapsamı, konuyla ilgili doğru ve sağlıklı bilgilerle donatılmalıdır.

 

Ülkemizin gerçeklerine uygun madencilik teknolojilerini geliştirebilmek için gereken örgütlenmeler, çeşitli ve bol miktarda genel müdürlükler oluşturmak yerine, ilgili kuruluş bünyelerinde bu işlev için kurulmuş olan birimlerin reorganize edilmesi, desteklenmesi ve çalışanların özendirilmesi suretiyle sağlanmalıdır.

 

Yapacağı işle ilgili yeterli teorik ve pratik eğitimden geçmemiş hiçbir kişi ocaklara sokulmamalı ve bu eğitim için devletçe öncelik ve destek sağlanmalıdır.

 

Son söz olarak, ülkemiz için aydınlık günlerin 21. yüzyılda gelmesini diliyoruz. Barış, özgürlük, kardeşlikten yana, uzmanların denetim ve kontrolünde, bilim ve teknolojilerin uygulandığı üretimden yana, hukukun üstünlüğünün yerleştiği, demokratik, insan haklarına saygılı bir yönetim anlayışında sanayileşmiş aydınlık bir Türkiye özlemi içerisinde umutlarımızı çalışma azmi ile birlikte 21. yüzyıla taşımamız gerekmektedir.

 

Bilinmektedir ki;

 

MADENCİLİK YOKSA GELECEK DE YOKTUR…

 

SOMA KATLİAMI

 

Bu kadar tehlikeli olduğunu bile bile ve göre göre neden maden ocağında çalışıyorsun sorusu karşısında:

Yukarıda açlıktan ölüm kesin.

Aşağıda ise ölüm bir ihtimal. Cevabını veren maden işçisi, çaresizliği, kıstırılmışlığı çok güzel anlatıyor değil mi?

İşsizlik ve yoksulluk karşısında bu kahredici çaresizlik nasıl oldu. Neden oldu ?

 

13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa’da Soma Kömür İşletmelerine bağlı Eynez bölgesi maden ocağında meydana gelen facia son yüzyılın en büyük iş cinayetlerinden biri olarak kayıtlara geçti.

 

Soma Katliamının nedenleri arasında havalandırma sistemlerindeki sorunlar, kaçış yolları yetersizliği, kişisel koruyucu donanımların yetersizliği gibi altyapı ve teknolojik sorunlar olmak ile beraber 301 maden işçisinin yaşamını yitirdiği Soma Katliamı’nın birinci dereceden faili rant hırsı için işçilere kölece bir yaşamı reva gören neo-liberal sistemdir. Bu neo-liberal sistemin ekonomik ve politik organizasyonun icracısı ise İktidardır.

Soma Katliamı, yurttaşın başta yaşam hakkı olmak üzere sosyo-ekonomik ve demokratik hakkını güvence altına alan değil, tam tersine yurttaşına karşı kendisini koruyan, iktidar ve sermaye kesiminin menfaatlerini merkeze alan devlet ve hükümet anlayışının kanla ödenmiş bir bedelidir.

Bu felaket iş kazası olarak nitelendirilemez. Çünkü iş kazası olabilmesi için, o iş yerinde tüm teknolojik imkânların kullanılarak, işçi sağlığı ve güvenliği hakkında önlemlerin eksiksiz alınmış olması ancak standartlara göre alınmış önlemlere rağmen öngörülmeyen bir durumun kazaya yol açmış olması gerekiyordu. Fakat durum, maliyeti düşürmek için işçilerin göz göre göre ölüme gönderilmesinden ibarettir. İddialar Soma Kömür İşletmesinde açıkça öngörülebilir olan risk altında çalışıldığını ortaya koymuştur.

Soma katliamının detaylı incelemesi TBMM Soma Araştırma Komisyonu tarafından yayınlandı. Bu komisyon raporunun gerekçeler böümünün ana başlıkları bile katliamın nedenlerinin anlamak noktasında yeterlidir. Ancak bu ve benzeri katliamların nedenleri açısından sadece işyerinde ki fiziki koşulları değerlendirmekte yeterli olmayacaktır. Soma katliamının gerçekleşmesinde payı olan en temel iki faktör siyaset/iktidar katkısı ve Sendika, işveren işbirliğidir.

işyerinde ki fiziki koşullar ve sektörel yetersizlikler konusunda ise TBMM Soma Komisyon raporunun yayınladığı raporun sadece ana başlıkları

 

1-Taşeronlaşma:

2-Üretim zorlaması:

3-Rödovans:

4-Denetim Zaafiyeti

5-Yanlış Tarım Politikaları

Yukarıda maddeler halinde sayılan nedenlerin geniş bir biçimde izahı komisyonun kamuoyu ile paylaştığı raporda mevcuttur. Hükümet hem bu raporun oluşması aşamasında hemde sonrasında verdiği sözleri tutmamış sektörel düzenleme adı altında yaptığı düzenlemeleri ise yine kar hırsı ve siyasal rant elde etme kaygıları ile yapmıştır.

Sorunların aynısı da değil daha fazlası Ermenek’te ve diğer yerlerde devam ediyor.

Tekrar hatırlatalım: Türkiye’yi ve neredeyse tüm dünyayı sarsan, vicdanları kanatıp dehşete düşüren

Soma ve Ermenek facialarından sonra, verilen sözler tutulmadı, eksik olarak yasalaştı.

Sonra, Soma’da 2831 işçi topluca işten atıldı. Bu 2831 işçinin:

Kıdem tazminatları ödenmedi. Büyük bir çoğunluğu hala işsizdir. Ne olacağı belli değil. Sorunlu ocakların sorunları giderilmedi. Üretime konulmadı.

Faciada sakatlananlar ve meslek Hastası olanlar kaderine terk edildi. Yeraltında çalışan kömür işçileri için 2 asgarİ ücret ve 7.5 saat çalışma sözü yasalaşmıştır ancak Bir çok işyerinde çalışma saatleri servis-yol dahil ortalama 11 saat olarak uygulanmaktadır.

Bir çok işyerinde işveren tarafından sağlanan servisler ve yemek kaldırılıp, tamamen ücretli hale getirilmiştir.

Soma davası Akhisar’da 11 ay sonra ve eksikle başlayabilmiştir. Davaya zaman zaman Adalet Bakanlığının müdahale etmesinden şikayet edilmektedir.

Sadece Soma’da değil, Türkiye’de İşçilerin Adalete ulaşımı imkansız hale getirilmiştir.

İş müfettişler kararları ve mahkeme kararları uygulanmamaktadır.

 

Türkiye’de: Ucuz üretim (Ucuz işçilik) en temel yazılı olmayan devlet modeli haline getirildi. Taşeronlaşmanın yaklaşık %90’ı ekonomik taşerondur.

Yerleşmemiş demokrasi kuralları, yasalar ve mevzuat kolayca askıya alınıyor

Taşeronların asıl işte üretim yapamayacağı yasa maddesi kamu kurumlarında bile çiğneniyor.

Sağlık bakanlığı ya da diğer kamu kurum ve işletmelerinde devlet ana işveren sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınıyor. Mahkeme kararlarını uygulamıyor.

Denetim ve normların esnekleştirilip deformasyonu ya da uygulanmaması tüm keskinliğiyle sürdürülüyor.

Bu durumda ISIG alanında hangi önlemler alınırsa alınsın sonuç değişmiyor. İşkazaları ve ölümler sürekli artıyor.

“Türkiye’yi bir şirket gibi yönetmek” iddiası işte budur. Soma ve benzeri faciaları hazırlayan çerçeve işte böyle geniş ve komplikedir

 

Türkiye: Ekonomideki artan kırılganlık, krize gidişi hızlandırıyor:

 

2013 yılı ortalarından bu yana küresel düzeyde ortaya çıkan bazı gelişmeler kapitalist ekonomilerdeki ekonomik durgunluğun, sarsıntı benzeri geçici bir şey değil, artık kalıcı bir durum olduğunu, Avro bölgesi ve Japon ekonomilerinin fiilen resesyona girdiklerini, gelişmiş kapitalist ülkelerde yeni fakat 2008’dekinden şiddetli bir finansal krizin gelmekte olduğunu ortaya koydu.  Ayrıca “yükselen ekonomiler” olarak tabir edilen ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı azgelişmiş ülke ekonomilerinin diğerlerinden ayrışmadıkları ve özellikle de son iki yılda iniş-çıkışlar gösteren uluslar arası sermaye hareketlerinden olumsuz etkilenerek büyümelerinin yavaşladığı ve kırılganlıklarının arttığı gözlemleniyor.

Bu gelişmelerden hareketle küresel sermaye ve emperyalist devletler bu durumdan, krizi Fed kararları ve sermaye hareketleri aracılığıyla azgelişmiş ülkelere aktarmak ve son tahlilde bölgesel savaşları yoğunlaştırmak ve yeni bir paylaşım savaşını hazırlamak ve otoriterliğe ve faşizme yönelerek krizin bedelini emekçilere ödettirmek yollarıyla çıkmayı denemektedirler.

Uluslararası düzeydeki bu gelişmelerden en çok etkilenen ülkelerin başında Türkiye geliyor.

 

Öyle ki 2013 Mayıs ayında ABD Merkez Bankası Fed’in piyasalardan tahvil ve bono alımını aylık 10 milyar ABD doları azaltacağını ve en geç bir yıl içinde bu alımı sıfırlayacağını açıklaması bile BİST Endeksinin ani düşüşüne, Hazine bonosu alımlarının azalmasına, gecelik faiz oranlarının artmasına,  ABD dolarının değerinin 2 TL’nin üzerine çıkmasına, kur üzerindeki baskıyı yavaşlatmak için Hükümetin döviz satış ihalelerine başvurmasına, bunun da net döviz rezervlerinin yüzde 15 azalmasına,  10 yıllık Hazine bonolarının faizinin 19 ayda ilk kez yüzde 10’un üzerine çıkmasına ve Türkiye’den Mayıs-Haziran aylarında 11 milyar ABD dolarının üzerinde bir kaynak çıkışına neden oldu.

 

Sadece bir açıklamanın bile piyasaları sarsması, bir yandan Türkiye ekonomisinin küresel finans kapitale ne denli bağımlı ve krizlere ne denli yatkın olduğunu,  diğer yandan da hızlı büyüme, sağlam kamu maliyesi/ bütçe ve düşük borç stoku düzeyleri gibi övünç kaynağı olarak gösterilen unsurların sistemik sorunlar karşısında ne denli yetersiz kaldığını ortaya koymaktadır. Keza bu gelişmeler, para politikaları ile ilgili olarak asıl söz sahibinin T.C. Merkez Bankası’ndan ziyade, Fed olduğunu göstererek, Türkiye’nin hem siyasal hem de ekonomik yönden emperyalizme olan bağımlılığının derecesini sergilemektedir.

 

Türkiye ekonomisinin bu hale nasıl geldiği sorusunun yanıtı izlenen birikim stratejisi ile yakından ilgilidir. Özellikle son on yıldır Türkiye’de uygulanmakta olan neo liberal birikim-büyüme stratejisi, 24 Ocak 1980 Kararları ile başlatılan emperyalist – kapitalist sisteme yeniden eklemlenme sürecinin son halkasıdır. Bu süreçte Türkiye ekonomisi her açıdan, ama özellikle de kaynak temini açısından, uluslararası finans kapitale daha da bağımlı hale getirildi. Bu dönemde büyüme, yerli tasarrufların % 13’ler gibi (bu oran 2002 yılında % 18,6 idi) çok yetersiz bir durumda olmasından ötürü, yabancı kaynak kullanımı ile mümkün olabildi. Buna, bu dönemdeki dışsal dinamik olarak uluslararası likide bolluğunun yüksek getirili ülkelere yönelme ihtiyacı da eklenince, dış kaynağa bağımlı büyüme stratejisi hem mümkün olabildi, hem de uluslararası kapitalist sistem nezdinde meşruiyet kazandı. Öyle ki tarihsel olarak 2005 yılına kadar yılda ortalama 20 milyar ABD dolarlık dış kaynak kullanan Türkiye’nin bu tarihten sonraki dış kaynak kullanımı 50 milyar ABD dolarının üzerine çıktı. Bu kaynağın önemli bir kısmı kısa vadeli kaynak niteliğinde oldu.

Bir başka anlatımla, Türkiye’de ekonomik konjonktür büyük ölçüde dışsal olarak belirlenmekte ve dış dünya ile Türkiye arasındaki dış kaynak hareketleri bu bakımdan ön planda olmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye ekonomisinde 2009 yılından bu yana gerçekleşen üç dalgalanmadan birincisi (yukarı doğru) 2009’un son iki ayı ile Temmuz 2011 arasında gerçekleşti. Batı merkez bankaları, finans kapitali krizden kurtarmak için bol likidite pompaladılar ve bu fonların önemli bir bölümü çevre ekonomilerine girdi. Türkiye de bu furyadan bol kepçe pay aldı, bu konjonktürün geçerli olduğu yirmi bir ay boyunca Türkiye’ye giren yabancı sermaye toplamı 103 milyar ABD dolarına ( aylık ortalama 5 milyar dolara) ulaştı. İkinci yukarı dalgalanma Temmuz 2012-Nisan 2013 dönemi olmak üzere on ay sürdü,  Avrupa Merkez Bankası’nın ve Fed’in açılan para muslukları, Türkiye’ye de akmış ve aylık ortalama 7,5 milyar doları aşan bir yabancı sermaye girişi gerçekleşti. Bu akımların sonucunda, ilkinde 2010 ve 2011’de ekonomi % 9 büyüdü ama 75 milyar dolarlık bir dış açık bu konjonktürün bir armağanı olarak kaldı.  Mayıs-Haziran 2013’e gelindiğinde dış kaynak akımları hâlâ pozitif değerlerde seyretmeyi, ama bu bir önceki iniş konjonktüründen çok daha hızla daralarak, sürdürdü.Yani Türkiye ekonomisi, net sermaye çıkışı olmadan da, sadece dış kaynak girişi azaldığı için küçülme ivmesine geçebilecek kırılganlıkta bir ekonomidir.

2012 yılına değin AKP iktidarları döneminde,  ortalama yüzde 5-6 büyüme sağlayan ve bol sıcak para, düşük kur ve yüksek faiz ve yüksek ithalat ve yüksek cari açık mekanizmasına dayalı olarak temelde bankacılık sistemi üzerinden gelen paralarla, başta bankacılık, borsa,  gayrimenkul-inşaat, perakendecilik ve ithalata dayalı tüketim sektörlerinde balonlar şişirerek yürüyen, böylece hem ekonomik canlılık yaratırken, hem de özellikle de, kentsel rant projeleri üzerinden sermaye ve servet birikimi sağlayan, böylece kitlelerin borçluluğunu ve yoksulluğunu artırırken, onlarca yeni dolar milyarderi üreten büyüme stratejisi artık sürdürülemez bir hale geldi.

İlk olarak, Türkiye ekonomisinin büyüme hızı keskin bir biçimde yavaşlıyor. 2010 yılında % 9,2 ve 2011 yılında % 8,8 büyüyen Türkiye ekonomisinin,  2016-18 Orta Vadeli Plan’a göre 2015 yılının ilk dokuz ayında büyüme hızı ancak % 3,4 oldu ve 2016 yılında bunun  % 4,5 olması hedefleniyor.

Bu yılın ilk dokuz ayındaki büyüme hızının detaylarına bakıldığında büyümenin asıl olarak kamusal harcamalarındaki artıştan (% 7,8)  ve hane halkı özel tüketim harcamalarından ( % 3,4) kaynaklandığı, sabit sermaye yatırımlarının büyümeye katkısının eksi yönde % -0,5 ve ihracatın katkısının eksi yönde % -0,6 olduğu, yani  asıl büyümeyi sağlayacak olan özel yatırımların, dolayısıyla da sermaye birikiminin ve ihracatların  büyümeye katkı vermediği gibi gerilediği ortaya çıkmaktadır.

2013 Yılı: Normal büyümenin son yılı

Son on yıldır izlenmekte olan büyüme stratejisinin temelini yabancı kaynağa bağlı inşaat sektöründe gerçekleşen alt yapı ve üst yapı inşaatları oluşturuyor. Nitekim hali hazırda toplamda milli gelirin % 20- 21’ini bulan toplam yatırımların % 45’i inşaat sektörüne gitmektedir.  Para dönüşünün sınai yatırımlara göre iki-üç kat daha hızlı olduğu ve imar değişiklikleri ile ilave rant gelirlerinin sağlandığı bu tür yatırımların büyümeye katkısı ise yüzde 5-6 civarındadır (sanayininki bunun yaklaşık üç katıdır). Bu sektörde yaratılan servet çok daha hızlı ve fazla ama yarattığı istihdam geçici ve niteliksiz, gelir etkisi ise çok zayıftır. Bu sektör diğer sektörlere göre yolsuzluklara çok daha açıktır. Nitekim son yolsuzluk tapelerindeki şirketlerin ağırlığını büyük inşaat şirketlerinin oluşturması tesadüf değildir.

Ancak 2013 yılının sonlarından itibaren inşaat sektöründe ciddi bir yavaşlama göze çarpıyor. Örneğin 2013 yılının ilk altı ayında sektör bir önceki yıla göre ortalama % 6,7 oranında büyümüştü. 2014 yılının ilk ayında ise bir önceki yıla göre büyüme oranı neredeyse yarı yarıya düşerek % 3,8 oldu. Bu gerilemede en önemli faktörler, yükselen faizler ve döviz kurları nedeniyle özellikle ipotekli konut satışlarında görülen belirgin azalma (zira bir önceki yılın aynı ayına göre üçte bire yakın azaldı) ve konut stoklarındaki hızlı artışlardır.

 

Bu veriler kapitalist ekonomilerin büyümesinde asıl faktör olan sermaye birikiminin tıkanmakta olduğunu, zira yatırımların karlılığının azalmakta olduğunu ortaya koymakta ve sistem açısından birikim rejiminin tıkanıklığını açacak olan önlemlere olan ihtiyacı da göstermektedir. Diğer taraftan büyümeyi sağlayan iki unsur olan ihracat pazarlarındaki daralmalar ve artan iç ve dış savaş harcamalarının neden olacağı bütçe açıkları yüzünden ortaya çıkacak bütçe kısıtları 2016’dan itibaren ekonomik büyümenin % 3’ler civarında dahi sürdürülebilmesini zorlaştıracaktır.

 

Türkiye’nin temel ihracat pazarı olan ‘avro bölgesi’ hali hazırda bir deflasyon öncesi durumu yaşıyor. Bu durum da sistemin büyük aktörleri olan bankalar ve şirketlerin bir borç deflasyonuna sürüklenmesinin önünü açıyor. Bu nedenle de ECB hem bu yıl hem de gelecek yıla ilişkin büyüme tahminlerini aşağıya doğru olmak üzere revize etti.

 

Parçası haline geldiği Suriye’deki savaşın neden olduğu pazar kaybının ötesinde, Türkiye’nin son dönem Rusya ile ilişkileri bu pazarın Türkiye açısından kaybedilmekte olduğunu ortaya koymaktadır. Oysa Rusya Türkiye için önemli bir pazardır. Geçen Eylül’den 2015 Eylül’e Türkiye’nin bu pazardan elde ettiği gelir 10,7 milyar ABD doları. Bu GSYH’sinin % 1,5’ine denk düşüyor. Bu gelirler; resmi ihracatlardan, bavul ticaretinden, turizm gelirlerinden ve inşaat/ müteahhitlik hizmetlerinden sağlanan gelirlerden oluşuyor. Sırasıyla; resmi ihracattan yılda 4 milyar dolar (ihracatının % 2,8’i), bavul ticaretinden 3 milyar dolar, turizmden 3 milyar dolar (toplam turistlerin % 11’i) ve inşaat gelirlerinden 0,5 milyar dolar gelir elde ediliyor (Türkiye’nin Rusya’da gerçekleştirdiği inşaat projelerinin yıllık tutarı 4,2 milyar dolar. Bunun % 12’si Türkiye’ye transfer edildiğinde 500 milyon dolarlık bir kaynaktan söz ediliyor).

Ayrıca Türkiye 2014 yılında toplamda 49 milyar m3’lük doğal gaz ithal etti ve bunun % 55’ini Rusya’dan, % 18’ini İran’dan ve % 12’sini Azerbaycan’dan sağladı. Bu doğal gazın % 48’ini elektrik üretiminde , % 25’ini sınaî üretimde ve % 19’unu hane halkı tüketiminde kullandı. Dolayısıyla Türkiye’nin ithalatı vazgeçilemez nitelikte bir ürüne dayalı olduğu için iki ülke arasındaki gerilimden, alternatif temin kaynak maliyetleri artacağından,  Türkiye zararlı çıkacaktır. Bu nedenle de temel ihracat pazarlarındaki bu gelişmelerin Türkiye’nin ihracatına katkı sağlaması beklenmemelidir.

Kamu tüketim harcamalarındaki artış büyümeyi sağlayan diğer önemli etkendir. AKP Hükümetinin mali disipline olan inancının sürdüğü kesin olduğundan,  sanayileşme ya da kalkınmaya dönük yatırım harcamalarında bir artış gözlemlenmediği gibi, halka dönük sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi sosyal harcamalarda reel azalma mevcuttur.

 

Harcamalardaki artışın kaynağı ise savaşa dönük askeri-sınai kompleks harcamaları ve Sarayın harcamaları dışında, sırasıyla, neo liberal birikim stratejisinin temelini oluşturan inşaat – alt yapı ve üst yapı harcamaları (Marmaray, 3. Köprü, 3. Hava limanı, duble yollar ve TOKi), HES’ler ve güvenlik adı altında yapılan harcamalardır.  ‘Gezi Direnişi’nin ardından Lice’de ortaya çıkan gelişmeler aslında son yıllardaki bütçe kaynaklarının önemli bir kısmının da nerelere harcanmakta olduğu gerçeğinin üstündeki örtünün kalkmasını sağlamıştır. Öyle ki, geri çekilmeden bu yana geçen bir yıl boyunca resmi açıklamalara ve gazete haberlerine göre sayıları 314 ila 402 arasında yeni “kalekol / karakol” inşaat ihalesi yapıldı. Bunlardan 102’si tamamlanmış, 143’ünün yapımı sürmekte ve kalanı da ihale aşamasındadır.  Bunların 21’i Dersim’de, 36’sı Diyarbakır’da ve 36’sı Bingöl’de yapılmıştır. Keza sınırda Şırnak hattında 11 ve Munzur / Dersim’de 4 “Güvenlik Barajı” yapılmaktadır. Bunlardan 7’si için hali hazırda 103,5 milyon TL harcanırken toplam maliyetin 207 milyon lirayı bulması beklenmektedir. Ayrıca 820 km’lik bir güvenlik yolu yapılmaktadır.  2000 civarında yeni korucu kadrosu açılmıştır. Bunların 600’ü Bitlis, 960’ı Van ve 600’ü Batman’a verilmiş durumdadır.

Bunlara özellikle Gezi direnişi sırasında ortaya çıkan muhalefetin bastırılmasına ve Bölgedeki Kürt direnişinin bastırılmasına dönük asker ve polis  harcamaları ve IŞİD başta olmak üzere Suriye’deki rejim karşıtı bazı İslamcı örgütlere verildiği iddia edilen desteklerin maliyeti de eklendiğinde büyümenin ardındaki önemli faktörlerden birinin neo liberal- neo muhafazakâr otoriteryan-faşizan  bir yönelimin güvenliğini ve bölgedeki yayılmacılığını sağlamaya dönük harcamalar olduğu söylenebilir

Diğer taraftan ekonomik büyüme ya da kişi başına GSYH artışı, tek başına bir toplumun bütün olarak refahının artmasını anlatan iyi bir gösterge değildir. GSYH büyümesi öncelikle insana ait maliyetleri ve faydaları, emek ve emekçilerin çalışma koşullarını göz ardı ederken ticari işlem değerleri üzerinde yoğunlaşır. Sadece belirli piyasa işlemlerinin değerini ölçer. Üretimi ya da örneğin özgün bir biçimde faydalı mal üretimini göstermez. Öyle ki, örneğin bugün “barış çabaları” silah üretmekten çok daha değerli olmasına rağmen GSYH içinde, dolayısıyla da ticari işlemler arasında yer almaz.

Keza günümüzde kapitalist büyüme bir yanılsamadır. Bu yönüyle de toplumdaki sömürü ilişkilerini ve ekonomideki büyümenin ve zenginliklerin ne pahasına ve kimler tarafından yaratıldığını gizlemeye hizmet etmektedir.

Ayrıca azgelişmişler için büyümeden daha önemli bir sorun kalkınma ve sanayileşmedir. Çünkü bu ülkeler genelde gelişmişlerden daha hızlı büyüseler de (örneğin Türkiye) kapitalist bir üretim tarzı içinde kalkınamamakta ya da sanayileşememektedir.

İktisadi büyüme kavramı pratikte toplumdaki sınıfsal eşitsizlikleri açıklayamadığı gibi bu tür eşitsizlikleri gizlemek, perdelemek için kullanılmaktadır. Örneğin birkaç banka ya da sınaî tekel kâr ettiğinde ortalama, kişi başına düşen gelir de büyümekte, iktisadi büyüme de hızlanmaktadır. Nitekim son on yıldır 10 milyon aileyi yoksulluk yardımlarıyla yaşamaya mahkum eden büyüme stratejisi dolar milyarderi sayısını kırkın üzerine çıkartabilmiştir. Bu anlamda İktisadi büyüme gerçekte, sermayenin, servetin büyümesidir.

 

Kapitalist büyüme sırasında hem emek hem de çevre daha fazla sömürülmekte, daha fazla tahrip edilmektedir.  Türkiye’de nükleer santrallere ilave olarak, hali hazırda, Trabzon’dan Rize’ye, Artvin’den Bingöl’e kadar çok sayıda HES yapılması planlanmış durumdadır ve bunların bazılarının inşaatı yöre halkının muhalefetine ve aleyhteki mahkeme kararlarına rağmen sürdürülmektedir. Son döneme damgasını vuran ve bir kentsel talana dönüşen TOKİ – özel sektör işbirliği ile gerçekleştirilen konut ve AVM inşaatları ise bir yandan rant üzerinden servet birikimini hızlandırırken diğer yandan da kent ve çevre felaketlerine neden olmaktadır.

Son olarak, günümüzde iktisadi büyüme yeterli düzeyde ve güvenceli istihdam yaratmayan bir büyümedir. Kapitalizm, geldiği nokta itibariyle, sadece kriz dönemlerinde değil, krizde olmadığı dönemlerde de yeterince iş ya da istihdam yaratan bir sistem olmadığını ortaya koymuştur. Son dönemlerde görüldüğü gibi yarattığı istihdam istikrarsız-geçici, düşük ücretli, yarı zamanlı ve güvencesiz istihdam niteliğindedir (prekarya). Bu anlamda kapitalizm bir yandan vahşi bir emek sömürüsü sürdürürken, diğer yandan milyonlarca insanı işsiz bırakmakta ve potansiyel emeği israf etmekte ve iş kazaları adı altında bu insanların ölümüne neden olmaktadır. En son Soma katliamı sırasında ölen 301 işçi, sonrasındaki Şırnak’ta bir madende ölen 3 işçi, İstanbul Torunlar Plaza inşaatında ölen 10 işçi ve Ermenek’te madende ölen 18 işçi birlikte yılda ortalama 1300-1400 işçinin iş cinayetine kurban gittiği gerçeği kapitalizmin emek üzerinde yarattığı tahribatın en yakıcı, en çarpıcı örneğidir. Büyüme ise asıl olarak mevcut emek gücünün daha verimli ve yoğun çalıştırılmasıyla sağlanmaktadır.

Büyüme verilerinin ardından işsizlik verileri de yaklaşan bir krizin belirtileri niteliğindedir. TÜİK’e göre Kasım 2015 itibariyle  işsizlik oranı, % 10,5 oldu. Resmi verilere göre işsiz sayısı 3 milyon 125 bin.

Yıllardır, resmi hesaplamayla dahi % 10’un üzerindeki bir işsizlik oranı, bugün resesyon içindeki bazı Avrupa ekonomilerindeki orana yakın olduğundan hareketle,  hafife alınacak bir oran değildir. Ana akım iktisat ideolojisine göre, ideal kapitalist bir ekonomideki ideal işsizlik oranının % 1-3 arasında olması gerektiğinden hareketle, bunun üç dört katı bir işsizlik oranına sahip bir ülkedeki hem sistemi hem de ekonomi yönetimini sorgulamak gereklidir. Yıllardır bu yükseklikteki ve kalıcı hale gelmiş bir işsizlik oranı, geleceğin emekçilerine işsizlikten ya da en iyisinden, çok niteliksiz ve güvencesiz, kısmi zamanlı istihdamdan başka bir imkân vaat etmemektedir. Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, 2014 yılı üçüncü çeyreğinde toplam kamu istihdamı 2013 yılının aynı dönemine göre % 3,7 oranında artarak 3 milyon 420 bin kişi olarak gerçekleşmiştir. Son dönemde daha çok polis ve maliye memurları gibi memurların alınması bu istihdamın da üretimden çok güvenlik ve mali denetimi artırmaya dönük olduğunu göstermektedir.

Diğer taraftan resmi işsizlik rakamları gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Zira başta umutsuzluk olmak üzere çeşitli nedenlerle iş arama kanallarını kullanmayanlar, çaresizlik nedeniyle yeterli gelir sağlamayan işlerde çalışmak zorunda kalanlar,  niteliklerine uygun olarak iş bulamadıkları için başka işleri kabul etmeyenler (örneğin atama yapılmasını bekleyen on binlerce öğretmen) ve haftada iki saat bile olsa iş bulabilenler TÜİK’in işsiz tanımı içinde yer almamaktadırlar. Bu geniş kesim de gerçek işsizliğin içine dâhil edildiğinde işsizlik oranı % 20’yi, işsiz sayısı ise 6 milyonu aşmaktadır.

Halkın geçim durumunun bir diğer temel ekonomik göstergesi enflasyon ve hayat pahalılığıdır. TÜİK’e göre, 2016 yılı Ocak ayı tüketici fiyatları, 2015 Ocak ayına göre % 9,80 artış gösterdi.

 

Ana akım iktisat ideolojisi fiyat hareketleri ile ilgili değerlendirmelerini onun ekonomik istikrar ve kaynak tahsisi üzerindeki etkileri ile sınırlandırmaktadır. Oysaki emekçilerin ve genel olarak halkın iyilik durumunun asıl göstergesi enflasyondan ziyade hayat pahalılığıdır. Çünkü fiyat artışları hayat pahalılığı ile ilgili iki temel değişkenden sadece biridir. Yani mal ve hizmet fiyatlarındaki değişmeler kadar, hatta ondan daha önemli olarak, emekçilerin ücret, maaş ve gelirlerindeki değişmeler hayatın onlar açısından ne kadar pahalı ya da ucuz olduğunun bir göstergesidir. Türkiye’de işçi ücretleri ve maaşların ancak resmi enflasyon oranlarının yarısı kadar artırıldığı ise bir gerçektir.

Resmi enflasyon verileri bu anlamda halkın refahının gerçek durumunu tam olarak yansıtmamaktadır, zira hesaplanma şekli nedeniyle halkın fiyat artışları karşısında ne denli ezildiği gerçeğinin üstünü örtmektedir. Nitekim detaylara bakıldığında enflasyon sepetinde yer alan 432 maddeden 255 maddenin ortalama fiyatlarında artış olduğu görülmektedir. Ancak burada bir başka detay daha vardır ki asıl etki burada ortaya çıkmaktadır. Bu dönemde gıda fiyatları % 12 civarında artmış durumdadır. Gıda harcamalarının emekçilerin aylık bütçeleri içindeki payı ise en az % 20’dir. Sağlık, eğitim ve ulaşım masraflarının her biri ise % 8’e yakın bir artış göstermektedir. Enerji ve konut (kira) gibi harcamalar da bunlara dâhil edildiğinde bu beş-altı kalem aslında emekçilerin bütçesinin % 80’inden fazlasını götürmektedir. Bu nedenle de yüzlerce ilgisiz kalemden oluşan sepetteki ortalama fiyat değişiminden ziyade emekçilerin en çok muhatap oldukları kalemlerdeki fiyat artışlarına ve onların ücretlerindeki değişime bakmak yeterlidir.

Ayrıca bir TÜİK  bülteni ise bir başka gerçeğe, Türkiye’deki bölgesel gelişmişlik ve refah farkının derinliğine, gelir ve refahın farklı etnik gruplar arasındaki eşitsiz ve adaletsiz dağılımına dikkat çekmektedir. Buna göre,  2012-2014 yılları arasında yapılmış olan toplam hane halkı tüketim harcamalarının yaklaşık % 25’i tek başına İstanbul’da, % 14,6’sı Ege Bölgesi’nde, % 12’si Akdeniz Bölgesi’nde ve sadece % 1,9’u Erzurum, Ağrı, Kars ve Iğdır’ın aralarında bulunduğu Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde gerçekleşti. Buna Ortadoğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri de katıldığında bu oran % 10’7’ ye çıkabiliyor.

Yani hem ekonomik büyümenin temel sürükleyicisi (% 60 düzeyinde )  olduğu bilinen, hem de refahın temel göstergesi olarak kabul edilen tüketim harcamalarından ülkenin Doğu ve Güneydoğusu payını alamıyor.

Türkiye ekonomisinin büyüme, işsizlik, enflasyon gibi temel yapısal sorunlarının yanı sıra krizlere karşı duyarlılığını artıran başka faktörler de söz konusudur. Kendilerini daha çok parasal göstergeler biçiminde ortaya koyan bu verilerde son dönem hızlı bir kötüleşme görülmekte, bu da Türkiye’nin özellikle de dışarıda patlak vermesi beklenen finansal krizin sonucunda bankacılık başta olmak üzere inşaat ve reel üretim sektöründe krize girebileceğini ortaya koymaktadır.

The Economist Dergisi’nin bir çalışmasına göre, ani bir biçimde sermaye girişi durması ile belirecek risk kriterine bağlı olarak, 26 ülke içinde 2012 yılı itibariyle % 6,3’lük bir cari açık payı açısından Türkiye en riskli üçüncü ülkedir. 2015-17 dönemini kapsayan Orta Vadeli Programa göre bu açık 2014 yılında en iyi ihtimalle % 5,7 ve 2015 için % 5,2 olacaktır. 2014 yılının ilk dokuz ayında cari açık bir önceki yıla göre % 37 azalmış ve yaklaşık 31 milyar dolara geriledi. Böyle göreli bir gerilemenin nedeni ihracat ya da turizm gelirlerindeki ciddi artıştan ziyade ithalat artışındaki yavaşlamadır. Bu da ithalata bağımlı olarak büyüyen bir ekonomideki daralmanın göstergesidir. Ayrıca 2013 yılında ithalat içinde ciddi bir pay sahibi bulunan hurda altın ithalatının 2014 yılında dörtte bir oranında azalması da açığı azalttı. Buna rağmen açığı kapatacak düzeyde bir yabancı sermaye girişi olmadı ve ilk dokuz aydaki giriş 26 milyar dolar ile sınırlı kaldı. Bir önceki yılın aynı dönemine göre bu yabancı sermaye girişinde % 53’lük bir azalma anlamına gelmektedir. Yabancı kaynak girişindeki bu azalma 2014 yılındaki dış kaynaklı yatırım ve büyüme yavaşlamasını da açıklar niteliktedir. Yabancı sermaye açığı ise 7,5 milyar dolara yaklaşan kaynağı belirsiz para (net hata noksan) girişi ile telafi edildi.

Türkiye ekonomisi son on yıldır hiç olmadığı miktarda ve hızda finansallaştı. Sanayi sektöründeki yaşanan kâr sıkışması, dış kaynak kullanımındaki artışla beraber başta bankacılık, sigortacılık ve yatırım fonları olmak üzere inşaat-rant, gayrimenkul sektörlerinden oluşan finansal sektörde yapılan yatırımlarla aşıldı. Nitekim 2014 yılının üçüncü çeyreğinde özel sektörün yurt dışından sağladığı uzun vadeli 163 milyar doları aşan borcun asıl olarak bankacılık, inşaat-gayrimenkul gibi finans sektörü ve ulaştırma ve enerji gibi alt yapı sektörlerindeki büyük projelerin finansmanında kullanıldığı göze çarpmaktadır. İmalat sanayi firmalarının dışarıdan borçlanmalardaki payı ise % 15’i bulamadı.

Bu da ekonomide hızla bir spekülatif finans sermayesi büyümesine, gelir ve servet dağılımının çok daha adaletsiz ve eşitsiz bir hale gelmesine neden olduğu gibi, kullanılan tüketici kredilerinin (yatırım kredisinden ziyade) çok büyük boyutlara erişmesine ve de iç ve dış borç stoklarının (kamu ve özel) hızla artmasına, döviz kurunun hızlı bir biçimde yükselmesine neden oldu. Kuşkusuz böyle bir gelişim var olan durgunluğun aşılmasında bir çözüm gibi gözükürken aynı zamanda yeni finansal krizlerin de tetikleyicisi olmaktadır.

The Economist’in kredi kullanımındaki artışın neden olduğu risk bağlamında birinci sıraya oturttuğu Türkiye’de toplam kredi stoku 2010 yılında 532 milyar TL iken, bu rakam sürekli yükselerek 2011’de 690 milyar TL, 2012’de 802 milyar TL, 2013’te 1,058 trilyon TL ve nihayet 2014 yılının üçüncü çeyreğinde 1,200 trilyon TL’ye ulaştı.

Böyle bir finansallaşmanın diğer yüzünde kuşkusuz borçlar bulunmaktadır. Buna göre, 2002 yılında kullanılan ihtiyaç kredisi tutarı 3,3 milyar TL iken, bu 2013 yılında 182 milyar TL’ye fırladı. Yani 11 yılda ihtiyaç kredisi kullanımı 55 kat arttı. İhtiyaç kredisi kullanan sayısı da 1,3 milyon kişiden 11,2 milyon kişiye çıktı. Bu da dokuz kat artış anlamına gelmektedir. Yani AKP iktidarları döneminde ilave 9,9 milyon kişi borçlular arasında yer aldı. Bu borçluların yaklaşık yarısı (4,8 milyon) ücretli emekçilerdir.

Borçları en hızlı artanlar ise aylık 1000 TL gelir elde eden en düşük gelir grubudur.  Bu dönemde bu kesimin ihtiyaç kredisi borcu yirmi bir kat artarak 1,8 milyar TL’den 38,4 milyar TL’ye ulaştı.  Vade dilimleri açısından ele alındığında bu dönemde en hızlı artan borçların üç yüz yirmi sekiz kat ile 66 milyon TL’den 21,7 milyar TL’ye çıkan 37-48 ay vadeli krediler olduğu görülmektedir.  Kanuni takipteki borçlar ise bu dönemde beklendiği gibi otuz dokuz kat artış gösterdi.

  1. Bankalar Birliği’nin verilerine göre, Haziran 2014’te 360 milyar TL’ye ulaşan tüketici kredilerinden (üçte ikisi ihtiyaç kredilerinden ve kredi kartlarından oluşuyor) 12 milyar TL’lik kısmı batık kredidir. İhtiyaç kredisi olarak kullanılan kredi kartların ile borçlananların sayısı 20 milyon kişiye yaklaşmaktadır.

Bir başka anlatımla, Türkiye’de hane halkı borç stoku / GSYH oranı 2003 yılında % 7,5 iken, 2013 yılında  % 55,2’ye kadar yükseldi. Borçlanma oranı ekonominin büyüme oranının çok üstüne çıktığında ise borç-deflasyon ilişkisi devreye girmektedir. Özellikle 2005 yılından bu yana bu iki değişkenin arasındaki makas, özellikle de 2010’dan itibaren, açılmaya başladı. Bireysel tüketici kredilerindeki artışın sürmesi halinde, yükselen döviz kuru ve faiz oranı ile birlikte, bu gelişme ekonominin borç-deflasyon tuzağına girmesi ve bunun da bankacılık sektörü kaynaklı bir krizle sonuçlanabilecektir. Böyle bir krizde, Türkiye’de borçlu bireylerin yanı sıra, bankacılık sektörü ve bireysel krediden beslenen inşaat ve otomotiv sektörü de krize girecektir.

Krize doğru kırılganlığın arttığının bir diğer göstergesi kısa vadeli dış borçlardır. Toplam dış borç stoku 2002 yılında yaklaşık 100 milyar ABD dolarından 2014 yılının ikinci çeyreği itibariyle 402 milyar ABD dolarına çıkarak dört kat artış gösterdi. Bu borçların yaklaşık % 70’i özel sektör borcu,  % 33’ü bir yıl içinde ödenmesi gereken kısa vadeli borçtur.

Aşağıdaki tablo yükselen ekonomilerin borç stoklarının ağırlıklı olarak kendi ulusal paraları cinsinden oluşurken, sadece Türkiye’nin borçlarının önemli bir kısmının döviz cinsinden olduğunu göstermektedir. Türkiye’de finans dışı şirketlerin borçlarının GSYH içindeki payı (2015/1.Çeyrek), % 60 civarındadır. Bu yönüyle Türkiye  19 ülke içinde en borçlu dokuzuncu  ülke konumundadır.

 

Daha da önemlisi 2016 yılında ödemeler bilançosunu dengelemek için dış finansman ihtiyacı açısından (GSYH içindeki payı itibariyle) , Türkiye’de kısa vadeliler dâhil olmak üzere, % 30 gibi yüksek bir orana sahiptir.  Böylece dış finansman ihtiyacı duyan ülkeler sıralamasında  % 48 ile Ukrayna ve  % 32 ile Çek Cumhuriyeti’nin ardından üçüncü sırada yer almaktadır.

 

Bu veriler ekonominin uluslar arası finansal sistemle bütünleşmesinin artması ölçüsünde kırılganlığının da arttığını gösterirken,  aynı zamanda da ekonomik istikrar söyleminin neden geniş borçlu kitlelerde karşılık bulduğunu da açıklamaktadır.

 

Ekonomik kırılganlık göstergeleri kabaca üç endeksle özetleniyor. Dış endeks; cari açık, dış borçlar, ihracat, reel kur endeksi ve uluslararası rezervler gibi dövize ilişkin ekonomik verilerin bir araya getirilmesinden; finansal endeks; krediler, mevduatlar ve finansal sektörün yabancı bankalara borçlarından ve mali endeks, bütçe açığı, toplam kamu açığı, merkezi borç stoku, iç ve dış borç stoku ile vadesi 12 ay içinde dolan borçların toplam borca oranı gibi göstergelerden oluşuyor. Dış endeks 2014 yılında 85 iken 2015 yılı geçici verilerine göre 91’e çıktı. Kırılganlık biraz daha arttı. Bozulmanın en çok görüldüğü alanlar; uluslararası döviz rezervlerindeki düşüş, ihracattaki azalış ve dış borçlardaki artışlar. Benzeri bir durum finansal endekste de görülüyor. Önceki yıl 46 değerine ulaşan endeks, geçen yıl 50 oldu. Bu değişimde en büyük etkenler, kredi/mevduat oranı ile yurt dışından alınan borçlardaki yükseliş oldu. Önceki yıldaki değerini koruyan tek endeks ise mali endeks. Bunun nedeni ise 120 milyar lira tutarındaki kamu yatırımının, yani büyük çaptaki risklerin,   kamu özel işbirliği (KÖİ) ve yap-işlet-devret (YİD) kapsamında bütçe dışına çıkarılmış olması

Özellikle dış endeks bağlamında 2013 yılı sonundan itibaren ortaya çıkan gelişmeler Türkiye’nin krize doğru kırılganlıklarının artmakta olduğunu ortaya koymaktadır.  Zira 2013 yılında toplamda yaklaşık 70 milyar dolarlık bir yabancı sermayeyi çeken ekonomi giderek bu özelliğini kaybetmeye başladı ve bu rakam 2014 yılında 51 milyar dolara ve 2015 yılında 37 milyar dolara geriledi. Gelen yabancı kaynak miktarındaki azalma son bir yılda % 28 civarındadır.Daha da önemlisi 2015 yılının ilk dört ayında toplam sermaye hareketlerinde net çıkış (eksi değerler) gözlemlenmektedir.  2015 yılında yabancı sermaye girişleri yavaşladı, yerlilerin kaçışında hızlanma söz konusudur.  Yeniden üretimi büyük ölçüde dış kaynağa bağımlı halde olan Türkiye ekonomisinde dış kaynaklardaki düşme, henüz kriz yaratacak bir boyutta olmasa da, geçen yıl gözlenen olumsuz eğilim bu yıl da sürerse, Türkiye ekonomisi, kendi iç kriz dinamiklerinden bağımsız bir biçimde, en iyisinden yeniden durgunluğa, dahası bir krize doğru evrilecektir.

Türkiye, genel olarak AKP Hükümetleri döneminde, yatırımlarının % 40’ını kısa vadeli yabancı kaynak ile finanse eden bir ülke oldu. Son döneme kadar büyük kısmı sıcak para olmak üzere yılda ekonomiye giren yabancı kaynak miktarı yılda ortalama 50 milyar doları aştı, bunu da uyguladığı yüksek faiz, düşük döviz kuru, göreli ekonomik ve siyasal istikrar gibi faktörlerle sağladı. 2013 yılından bu yana bu durum hızla değişmeye başladı. Kısacası, Türkiye ekonomisi çok kritik bir kavşakta ve devlet bu krizi kapitalist sınıflar lehine yönetmek için bütçe dâhil her türlü ekonomik ve politik aracı kullanmaktadır.

 

İŞÇİ SINIFININ HAKLARINA VE ÖRGÜTLÜLÜĞÜNE KARŞI HAZIRLANAN YENİ SALDIRILAR.

İSTİHDAM STRATEJİSİ

 

Günümüzde küresel ekonominin gerekleri olarak sunulan ve gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde çok ciddi sermaye operasyonu olarak gündeme gelen işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi, bizim ülkemizde de artık yaratılmış bir strateji belgesi çerçevesinde tartışılmaya başlandı.

2009 yılında çalışmalarını AKP hükümetinin başlattığı ve kapsamlı bir belge haline getirilen ama hala resmi olarak yayınlanmamış İstihdam Strateji Belgesi ülkemizde işgücü piyasasının esnekleştirilmesi konusunda en kapsamlı belge niteliğindedir.

2002-2007 yıllarında istihdamsız bir büyüme yaratan ve 2009 yılında büyük bir daralma yaşayan Türkiye ekonomisinde en belirgin etki, istihdamın hızla erimesine ve işsizlik oranlarının ani yükselişinde kendisini göstermiştir.

Hükümet ve sermaye çevreleri bu durumun sürdürülebilir olmadığından hareketle, işgücü piyasasında yapısal reformların olması gerektiği, bunun da katı işgücü piyasasının esnekleştirilmesiyle mümkün olabileceğine dair etkin bir çalışma başlattılar.

Bu çalışmanın sonucunda ortaya çıkan belgede temel politika eksenleri, eğitim ile istihdam arasındaki ilişkinin güçlendirilmesi, işgücü piyasasının katılıklardan arındırılması; kadınların, gençlerin ve dezavantajlı grupların işgücüne katılımının artırılması, yapılacak olan değişikliklerin sosyal güvenlik şemsiyesinin genişletilerek yapılması olarak belirlenirken,  son olarak da güvenceli esneklik anlayışının temel bir bileşen olarak kabulü üzerinden oluşturulmuştur.

Belgenin “İşgücü Piyasasının Esnekleştirilmesi” bölümünün “Temel Amaçlar” alt başlığında yapılacak olanlar;

a-işgücü piyasasının esnekliğinin artırılması

b-güvenceli esnekliğin yaygınlaştırılması

c-işgücü piyasasının rekabet edilebilirliğinin artırılması olarak belirlenmiştir.

 

“Politika ve Tedbirler” alt başlığında ise;

1-İşgücü piyasasının esnekliği artırılması için;

-Yasal düzenlemesi bulunan ancak yeterli uygulama alanı olmayan esnek çalışma biçimlerinin uygulanabilirliği artırılacağı,

-Belirli süreli iş sözleşmelerinin esaslı bir neden olmadıkça zincirleme yapılamaması koşulu kaldırılacağı, bu kapsamda belirli bir süre içerisinde tekrarlanma imkânı sağlanacağı,

-Belirli süreli iş sözleşmelerinin, 25 yaş altı gruplar için daha esnek biçimde yapılandırılacağı,

– Özel istihdam bürolarının geçici istihdam büroları olarak da faaliyette bulunmalarına yönelik düzenlemeler yapılacağı; bu kapsamda, geçici olarak çalışanlara yönelik haklar, “Eşit Muamele İlkesine” göre yasayla güvence altına alınacağı,

-İş paylaşımı, esnek zaman modeli, uzaktan çalışma gibi esnek çalışma biçimleri için gerekli yasal düzenlemeler hayata geçirileceği,

-Deneme süresinin 25 yaş altı genç işgücü için dört ay olarak uygulanmasına imkân tanınacağı, Yasal haftalık çalışma sürelerinin üzerindeki aşırı çalışmalar sınırlandırılacağı,

 

  1. Güvenceli esneklik yaygınlaştırılması için;

-Yasal düzenlemesi bulunan ancak yeterli uygulama alanı olmayan esnek çalışma biçimlerinin, emeklilik hakları ve işsizlik ödeneği gibi sosyal güvenlik hakları ile bütünleştirileceği ve aktif işgücü programları ile desteklenerek uygulanabilir kılınacağı,

-Esnek çalışmada geçen ve primleri ödenmeyen süreler için, normal çalışma biçimine geçildikten sonra borçlanma hakkı tanınacağı

-Esnek çalışmada geçen ve primleri ödenmeyen süreler için, isteğe bağlı işsizlik sigortası hakkı tanınacağı,

-Çalışma süreleri açısından esnek bir şekilde çalışanlara, çalışmadıkları sürelerde eğitimler verileceği ve bu kapsamda İşsizlik Sigortası Fonu’ndan AİPP için İŞKUR’a kaynak aktarılacağı,

 

3.İşgücü piyasasının rekabet edebilirliği artırılması için;

-İstihdam üzerindeki mali yükleri azaltacak, işletmelerdeki finansal öngörülebilirliği artıracak ve işgücü hareketliliğini hızlandıracak kıdem tazminatı reformu yapılacağı,

-Tüm işçilerin erişebileceği, bireysel hesaba dayalı, mali açıdan sürdürülebilir bir Kıdem Tazminatı Fonu kurulacağı,

-Kıdem tazminatı uygulaması kazanılmış hak kaybına neden olmayacağı,

-Kıdem Tazminatı Fonu gelirleri işveren tarafından yatırılacak olan primlerden oluşacağı,

-Prim oranları belirlenirken işverenin mevcut kıdem tazminatı yükü artırılmayacağı

-Kıdem Tazminatı Fonu’na işverenin ödeyeceği prime geçici olarak İşsizlik Sigorta Fonu’ndan katkı yapılacağı

-En az 10 yıl kıdemi olan işçilerin, işsiz kaldıkları dönemde kıdem tazminatı hesabından kısmen para çekme hakkı olacağı, hesapta kalan bakiyenin ise emeklilikte ödeneceği

-Bir yıllık çalışma karşılığında verilen kıdem tazminatı miktarının, uzun vadede OECD ortalamasına çekileceği,

-Bölgesel asgari ücret uygulamasına geçileceği,

-Düzey 2 İstatistikî Bölge Birimleri düzeyinde bölgesel asgari ücret uygulanacağı,

-Bölgesel asgari ücret uygulamasının gönüllü olacağı,

-Bölgesel asgari ücret uygulaması yerel aktörlere bırakılacağı,

-Bölgesel asgari ücrete alt ve üst sınır belirleneceği,

-Asgari ücretin belirlenmesinde 16 yaşın doldurulmuş olup olmadığına göre mevcut durumda uygulanmakta olan yaş farklılaşmasının 18 yaş üzerinden yapılacağı,

Önerileri belgede çok kesin ifadelerle yer almaktadır.

Görüleceği üzere, çalışanların elinde kalan son haklarının da ortadan kaldırılmasına dönük temel düzenleme reform adı altında ele alınmakta ve sermayenin küresel kapitalist ilişki ve süreçlerde rekabet edebilme ve birikim sağlayabilme koşullarını maksimize etme çabasındadır

 

Kıdem Tazminatı

Kıdem tazminatı uzun yıllar boyunca sürdürülen mücadelelerle geliştirilmiş bir kazanımdır. Bu süreç içinde işverenler ve sermaye örgütleri sürekli olarak kıdem tazminatına karşı çıkmış ve ortadan kaldırmaya ya da zayıflatmaya çalışmıştır. 1970’li yılların ortalarına kadar kapsam ve miktar olarak geliştirilen kıdem tazminatı 1980’den başlayarak çeşitli sınırlamalara bağlanmıştır. 12 Eylül cuntasının iş başına gelmesinden sadece 41 gün sonra kıdem tazminatına tavan getiren bir düzenleme yapılmıştır. Bu durum askeri darbe dönemlerinde işverenlerin istekleri doğrultusunda ne kadar hızlı adım atılabildiğinin açık göstergesidir. Ancak aynı zamanda işverenlerin kıdem tazminatına başlangıçtan beri ne kadar karşı olduklarını da ortaya koymaktadır.

Kıdem tazminatı konusunda, bugün, siyasal iktidarın da açıktan katılarak söylediklerinde yeni hiçbir şey yoktur. Yalan-yanlış ve gerçek dışı değerlendirmelere dayanarak çalışanların en temel haklarından birisi yok edilmeye çalışılmaktadır.

Ülkemizde Kıdem Tazminatı konusu son gelinen aşamada “fon kurulması” noktasında düğümlenmiş bulunmaktadır.

Kıdem tazminatı fonu önerisi sermayenin yükünü azaltmak yanında sermayeye yeni fonlar yaratmak amacıyla da önerilmektedir. Böylece çalışanların bireysel kaynakları istihdam yaratma görüntüsü altında sermayeye kaynak olarak aktarılacak ve özel emekliliği yaygınlaştırmanın bir aracı olarak kullanılacaktır. Bu çerçevede çalışanların hak ve özgürlüklerini piyasa koşullarına bağlayan liberal ideolojinin gerekleri yerine getirilecek ancak bu uygulamadan çalışanların payına hak kayıpları ve yoksullaşma düşecektir.

 

Bu nedenle de, çok anlaşılabilir biçimde, Kıdem Tazminatı’nın mevcut uygulaması yerine bir fon oluşturulması hiçbir şekilde bir çözüm olarak görülemez. Fon kurulması gerekçesiyle Kıdem tazminatından yararlanma koşullarında sınırlama yapılması ve miktarda indirim de kabul edilemez.

Konfederasyonumuz DİSK bu tartışmaların ilk ortaya çıktığı andan itibaren Kıdem Tazminatı’nın İş Güvencesi ve işsizlik sigortası gibi sosyal koruma alanlarıyla birlikte gündeme getirilmesine karşı çıkmıştır. Kıdem tazminatının, çalışma yaşamını demokratik ve güvenceli bir çerçeveye oturtmak amacıyla geliştirilen iş güvencesiyle işsizlik sigortasının karşısına bir pazarlık unsuru gibi konulmasını kabul etmeyeceğini belirtmiştir. DİSK, ayrıca 2009 yılında basına da yansıyan ve işverenlerin Kıdem Tazminatını 15 güne indirmeyi ya da fona bağlamayı öngören yaklaşımları karşısında, bu doğrultudaki düzenlemelerin gerçekleştirilmesi halinde bu durumu bir genel grev gerekçesi sayacağını açıkça bildirmiştir.

Kıdem Tazminatı’nın 15 güne indirilmesi ya da aynı amacın Kıdem Tazminatı Fonu kurularak gerçekleştirmeye çalışılması, toplumsal barışa hizmet etmediği gibi, demokratik bir toplumun gerekleriyle de bağdaşmamaktadır. Çalışanların kazanılmış haklarında geri gidişi öngören bu türden bir düzenlemenin geçerli, akılcı ve yeterli hiçbir gerekçesi yoktur. Kıdem Tazminatı konusunda uygulamadaki en önemli sorun çeşitli nedenlerle Kıdem Tazminatını alamayan çalışanların bulunmasıdır. Bu sorunun çözümü, işsizlik sigortası fonu kapsamında yer alacak güvence mekanizmalarıyla bulunmalı ve çalışanların hak kayıpları önlenmelidir.

Bu uygulamalarla Anadolu da adeta yeni bir Çin yaratılmaya çalışılmaktadır. Bazı işverenler Türkiye’yi “Avrupa’nın Çin’i” olarak gördüklerini açıkça söyler hale gelmiş durumdadırlar.

Böyle bir toplumsal çerçevenin sendikal özgürlükler geliştirilerek demokratik bir ortamda oluşturulabilmesi mümkün değildir. Bu nedenle ülkemizde sendikal yasaklar, temel hak ve özgürlükler üzerindeki baskılar, polis devleti görünümü veren yaygın olaylar varlığını sürdürmekte ve işçi sınıfının mücadelesinin önü kesilmeye çalışılmaktadır.

Türkiye işçi sınıfının öncü örgütü olarak DİSK, kazanılmış haklarımızın elimizden alınmasına da, devlet baskısına da, anti demokratik uygulamalara da -bugüne kadar olduğu gibi- karşı çıkacaktır. Yüzlerce yıllık mücadeleyle elde edilmiş ve uğruna büyük bedeller ödenmiş olan hak ve özgürlüklerimizi korumaya kararlıyız. Haklılığımızı hayatı yaratmamızdan, alın terimizden ve onurlu geçmişimizden alıyoruz. Bütün emekçi güçleri bu mücadelede birlikte olmaya ve gecelerinde aç yatılmayan, aydınlık ve özgür bir Türkiye mücadelesinde yer almaya çağırıyoruz.

 

ÖZEL İSTİHDAM BÜROLARI ve ESNEK GÜVENCE : KÖLELİK DÜZENİ

Özel istihdam bürolarının geçici iş ilişkisi oluşturabilmesi ve/veya kiralık işçi uygulaması konusunda sermaye çevreleri dünyadaki uygulamaları örnek göstererek ülkemizde de bu faaliyetin yasallaşması konusunda ciddi bir lobi çalışması sürdürmektedirler.

Gelişen teknoloji ve üretim süreçlerinde ortaya çıkan gelişmeler karşısında sermayenin rekabet edebilme koşullarını sağlamaya dönük taleplerin en başında iş gücü maliyetlerinin aşağı çekilmesi olmuştur. Yasalarla çevrelenmiş kurallı çalışma ilişkileri ya da sömürüyü sınırlandırma uygulamaları ve örgütlenmeleri onlar açısından ciddi bir engel olarak karşılarına çıkmaktadır.

Belirli süreli iş sözleşmeleri, taşeronluk ve kendi hesabına çalışmayla hiçbir ilgisi olmayan özel istihdam bürolarının geçici iş ilişkisi kurmasının çerçevesini;

*İstihdam yaratma (iş arayanlar iş sağlanması, daimi istihdama geçişte atlama taşı olması, işçilerin istihdam edilebilirliğinin artması, yeni işlerin yaratılması);

*Farklı kategorilerdeki işçilerin (engelliler, işgücü piyasasına yeni giren kişiler, uzun süreli işsizler) işgücü piyasasına girişi ve entegrasyonu;

*Ekonomik büyüme ve kamu bütçe gelirlerine katkı argümanları oluşturur.

Öte yandan bu uygulamanın ayrılmaz bir parçası olarak düşünülen “güvenceli esneklik”  kavramına bakıldığında;

Esneklik olarak;

*daha çok iş imkanı yaratılması

*ek gelir için kısmi sureli – geçici çalışma imkanı sunması

*iş yaşamıyla-aile yaşamı arasında(boş zamanın fazlalaştırılması) denge oluşturması

Güvence olarak;

*İş güvencesinin sağlanmasını

*İstihdam edilebilirliliğinin korunması ve geliştirilmesi

*Kazanılmış hakların sürekliliğinin sağlanması yaklaşımlarının bir araya getirilmesinden oluşturulmuştur.

Görüleceğe üzere esnek güvence ve özel istihdam bürolarının geçici iş ilişkisi oluşturabilmesinin önündeki kısıtlılıklardan bahsedilirken, hukuksal olarak güvence altında olan düzenli ve örgütlü çalışma ilişkilerinden bahsedilmektedir. Esnek- güvence ve özel istihdam büroları yaklaşımı istihdamın artırılması konusunda kayıtdışı ekonomi ilişkileriyle asla ilgilenmemektedir. Neden? Çünkü kayıtdışı ekonomi zaten tanımı gereği bütün kuraldışı ilişkileri kullanmaktadır. Esnekliğin her biçimi bu alanda özgürce kullanılmaktadır. Bu yüzden esnek güvencenin ve özel istihdam büroları ilişkisinin kullanılması bu alanlarda gerekmemektedir. Çalışma ortam ve koşulları, ücretler, sağlık ve güvenlik önlemleri bu alanda sermayenin istediği kuralsızlık hali içinde gerçekleşmekte; hukuki düzenlemeler, denetim ve yaptırımlar söz konusu olmamakta, çalışanlar tamamen sermayenin insafına terkedilmiş durumdadır.

Bu nedenle, esnek-güvence ve özel istihdam bürolarının etkin olması talebi, sendikal örgütlenmenin ve düzenli çalışma ilişkilerinin var olduğu üretim alanlarına dönük bir taleptir. İş gücü piyasasının katılığından dem vurulup, işsizliğin ana nedeni olarak gösterilmesi,  aslında sosyal devlet ilkesinin en belirgin görünümleri olan iki alana, sosyal-hukuki düzenlemelerin esnetilmesine ve sendikal örgütlenmelerin zayıflatılmasına dönük çok ciddi bir saldırı olarak görüyoruz.

Ayrıca, ülkemizin uluslararası sözleşmelerden doğan yerine getirmesi gereken yükümlülükleri söz konusudur. Usulüne uygun imzalamış olduğu sözleşmeleri Anayasa’nın 90. Maddesi gereği iç hukuk düzenlemeleri haline getirmesi gerekmektedir. Daha bunları yerine getirmede hiç bir çaba göstermeyen bir yaklaşımın, imzalanmamış sözleşmeler konusunda böylesine iştahlı davranmasını ahlaki olarak da kabul etmek hiç mümkün değildir.

“İnsan Onuruna Yakışır İş” anlayışı ile bakıldığında, esnek-güvence ve özel istihdam büroları yaklaşımı, düzenli çalışma ilişkilerini ücret, çalışma saatleri, iş sağlığı-güvenliği uygulamaları ve sendikal örgütlenme açısından malul duruma getirmek amacını taşımaktadır. Zaten ülkemiz saydığımız bu alanlarda dünyanın en kötü siciline sahip bir ülke durumunda olduğu düşünülürse, var olan düzenli ilişkilerinde ortadan kaldırılmasının kabul edilmesi söz konusu edilemez.

Kısacası, önümüzdeki dönem ya insan onuruna yakışır iş anlayışı çerçevesinde, örgütlenme hakkının var edildiği, üretken bir istihdamın sağlandığı, sosyal güvenliğin bütün topluma yayıldığı, yoksulluğun ortadan kaldırıldığı bir dönem olacak çalışanlar ve toplumun geneli açısından; ya da, var olan örgütlenmelerin daha işlevsizleştirildiği, yoksulluk ve sefaletin arttığı, istihdamın çok daha geri bir noktaya, çalışma ortam ve koşullarının daha da kötüleştiği bir yaşama rıza gösterilecektir.

Bu karşıtlığın çözümü, elbette özgürlük ve demokrasi mücadelesinin konusudur. Tutarlı ve birleşik bir emek mücadelesi sermayenin bu saldırılarına karşı özgürlüğün ve demokratik kuralların ülkede kalıcı hale gelmesinin yolunu açacaktır.

 

 

 

 

SENDİKAMIZIN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ ÇALIŞMALAR (Kasım 2011 – Ocak 2016)

 

Sendikamızın 16. Genel Kurulu’ndan bu güne gerçekleştirdiği çalışmaları dört ana başlıkta inceleyebiliriz.

 

1-İlişkide olduğumuz yerler

2-Örgütlenme ve eğitim faaliyetleri

3-Hukuk Dairesi çalışmaları

4-Genel etkinlikler

 

1-İLİŞKİDE OLDUĞUMUZ İŞYERLERİNDE ÖRGÜTLENME FAALİYETLERİ.

 

Sendikamız bilinen üretim ve sendikal şartlar nedeniyle ağırlıklı olarak özel sektör maden işletmeciliğinde faaliyetlerini sürdürmeye çalışmaktadır. Yeterli finansman, altyapı ve teknolojik girdinin olmadığı özel sektör madenciliğinde, çalışan işçilerin önemli bir kısmı sendikal hak ve özgürlüklerden yoksundur. Büyük üretim yapılan havzalar ve işletmelerde ise işveren, sarı sendika çıkar ve işbirliği işçileri baskı altına alırken, sendika seçme hakkı ve özgürlüğü adeta kullanılamamaktadır. Sendikamızın 16. Genel Kurulu’ndan bu yana;

Ordu Giresun metalik madenler; Bolu, Düzce kömür ve kum ocakları; Adana, Kayseri krom;  Nevşehir, Kütahya, Manisa, İzmir, Aydın, Uşak, Muğla Kömür, altın, granit, krom işletmeleri; Elazığ, Malatya, Sivas, Yozgat  kurşun, çinko, demir işletmeleri; Diyarbakır, Siirt Mermer, bakır, kömür; bu yöreler ve işletmelerde geçmişte çalışan üyelerimizden önemli bir kısmı emekli olmuştur, bazı işletmeler faaliyetlerine ara vermiş ya da daralmıştır. Bu yörelerde takım sözleşmesi ya da borçlar kanunu çerçevesinde yapılan toplu sözleşmeler yeterli olmasa da üyelerimize örgütlülüğün tadını ve faydalarını hissettirmiştir.  Bu yörelerde örgütlenme faaliyetleri sürmektedir.

 

 

2- EĞİTİM ÇALIŞMALARI:

Yukarıda belirtilen yöre ve işyerlerinde Madencilik, temel haklarımız ve İşçi sağlığı-İş güvenliği alanlarında eğitim çalışmaları akademisyenler, iş müfettişleri, tabip odaları ve Maden Mühendisleri Odası katkılarıyla hatırı sayılır bir eğitim çalışması yapılmıştır.

Ayrıca aylık ve yıllık olarak madencilikte iş kazaları sayıları sürekli yayınlanarak sektörümüzdeki bu can yakıcı sorunların kamuoyu tarafından bilinmesi ve unutulmaması sağlanmaya çalışılmıştır.

Ayrıca Türkiye madenciliği ve dünya madenciliğinde bilgi ve deneyim paylaşımı ve dayanışmayı geliştirmek için Soma ve İstanbul’da Uluslararası Madencilik toplantı ve semineri yapılmıştır. Latin Amerika, Asya ve Avrupa’dan madencilerin katıldığı Hollanda ve Almanya’da yapılan benzer bir çalışmaya Soma’dan işçi arkadaşlarımızın katılması sağlanmıştır.

Eğitim çalışmalarında ve ayrıca maden işçilerini ve yerel ve genel kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla dergi, özel sayı, broşürler hazırlanıp, maden işçilerine, halka ve sosyal taraflara ulaştırılmıştır.

Gerek eğitim çalışmaları, gerek hukuk alanındaki faaliyetlerimiz ile madencilik yörelerindeki uygulamalar ve eksiklere ait bilgilerden derlenen raporlarla somut bilgiler ve sorunların çözümüne ilişkin önerilerimiz hem kamuoyuna ve hemde Enerji Bakanlığı, Çalışma Sosyal Güvenlik bakanlığı, TBMM, siyasi partiler ve sosyal taraflara rapor ve öneri olarak sunulmaktadır. Sektörümüzün sorunları ve çözüm önerileri konusunda farkındalık ve demokratik tazyik yaratılmaya çalışılmaktadır.

 

3-HUKUK DAİRESİ ÇALIŞMALARI:

 

Sendikamızın hukuk dairesi tarafından takip edilen davaları yukarıda “İLİŞKİDE OLDUĞUMUZ İŞYERLERİNİN durumu ve ihtiyaçlar doğrultusunda sürdürülmektedir. Hak ihlalleri karşısında açılan davaların hemen hepsi kazanılmıştır. Böylelikle alışkanlık haline getirilen hak ihlalleri karşısında üyemiz olsun ya da olmasın tüm maden işçilerine hem dayanışmada bulunulmakta ve hemde işçilerin işverenler karşısında “yalnızlığı” ve “çaresizliği”ne karşı bir mücadele hattı örülmektedir. Açılan davalar, hak ihlalleri ve mahkeme sonuçları kamuoyu ile paylaşılmaktadır.

 

4- GENEL ETKİNLİKLER: İşçi hakları, grev ve etkinliklere, 1 Mayıs vb mitinglere sendikamızın katılımının özellikle üye bazında yapılarak deneyim, dayanışma konusuna önem verilmiş ve sektörümüzde yaygınlık sağlanmaya gayret edilmiştir. Madencilik havza ve işyerlerindeki çalışmaların yanında madencilik konusunda yapılan bölgesel, ulusal ve uluslararası toplantı, panel, sempozyum, dökümantasyon çalışmalarına sendikamız uzman ve yöneticilerinin yanında üyelerimizin katılım ve sunumlarına özen gösterilmiştir.

 

 

 

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu Anatüzüğünün 20. hükmü doğrultusunda görev taksimi ile ilgili toplantısı 08.07.2012 tarihinde Dev. Maden – Sen Genel Merkezi’nde yapıldı.

Yapılan toplantıda görev dağılımı aşağıdaki gibi belirlenmiştir;

  1. Kurul Başkanlığına : YILMAZ KIZILIRMAK,
  2. Kurul Yazmanlığına : ŞÜKRÜ ATASOY,
  3. Kurul Üyeliğine : MEHMET ALİ KORAL.

Yukarıda belirtilen oluşum sonrası Kurulumuz Tüzüğün 21. maddesi hükümleri doğrultusunda Denetim çalışmasına başladı.

İNCELEME DEVRESİ: 01.11.2011 – 30.06.2012 tarihleri arasındaki muhasebe, hesap ve sendikal faaliyetlerin denetlenmesi.

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.07.2012 tarihinde       tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.11.2011 – 30.06.2012 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

30.06.2012 tarihi itibariyle;

Banka bakiyemiz                  3.849.67 TL,

Kasa bakiyesi                          813.64 TL.

Çeşitli alacaklar hesabı       3.391.00 TL,

Demirbaşlar hesabı           11.913.10 TL,

Sabit değerler hesabı          7.000.00 TL,

 

Toplam                        :        26.967.41 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                         4.352.00 TL

Ödenecek Vergi:          433.32 TL

 

Toplam :                    23.277.50 TL

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu Anatüzüğünün 20. hükmü doğrultusunda görev taksimi ile ilgili toplantısı 08.01.2013 tarihinde Dev. Maden – Sen Genel Merkezi’nde yapıldı.

Yapılan toplantıda görev dağılımı aşağıdaki gibi belirlenmiştir;

  1. Kurul Başkanlığına : YILMAZ KIZILIRMAK,
  2. Kurul Yazmanlığına : ŞÜKRÜ ATASOY,
  3. Kurul Üyeliğine : MEHMET ALİ KORAL.

Yukarıda belirtilen oluşum sonrası Kurulumuz Tüzüğün 21. maddesi hükümleri doğrultusunda Denetim çalışmasına başladı.

İNCELEME DEVRESİ: 01.07.2012 – 31.12.2012 tarihleri arasındaki muhasebe, hesap ve sendikal faaliyetlerin denetlenmesi.

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.01.2013 tarihinde       tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.07.2012 – 31.12.2012 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

31.12.2012 tarihi itibariyle;

 

Banka bakiyemiz                         9.67 TL,

Kasa bakiyesi                          435.11 TL.

Çeşitli alacaklar hesabı       3.391.00 TL,

Demirbaşlar hesabı            11.913.10 TL,

Sabit değerler hesabı          7.000.00 TL,

Toplam                        :        22.748.88 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                         4.322.00 TL

Ödenecek Vergi:          150.00 TL

 

Toplam:                     22.964.18 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu Anatüzüğünün 20. hükmü doğrultusunda görev taksimi ile ilgili toplantısı 08.07.2013 tarihinde Dev. Maden – Sen Genel Merkezi’nde yapıldı.

Yapılan toplantıda görev dağılımı aşağıdaki gibi belirlenmiştir;

  1. Kurul Başkanlığına : YILMAZ KIZILIRMAK,
  2. Kurul Yazmanlığına : ŞÜKRÜ ATASOY,
  3. Kurul Üyeliğine : MEHMET ALİ KORAL.

Yukarıda belirtilen oluşum sonrası Kurulumuz Tüzüğün 21. maddesi hükümleri doğrultusunda Denetim çalışmasına başladı.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.01.2013 – 30.06.2013 tarihleri arasındaki muhasebe, hesap ve sendikal faaliyetlerin denetlenmesi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.07.2013 tarihinde       tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.01.2013 – 30.06.2013 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

30.06.2013 tarihi itibariyle;

Banka bakiyemiz                  159.42 TL,

Kasa bakiyesi                       435.11 TL.

Çeşitli alacaklar hesabı     3.391.00 TL,

Demirbaşlar hesabı        11.913.10 TL,

Sabit değerler hesabı       7.000.00 TL,

 

Toplam                        :   22.898.63 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                          7.085.53 TL

Ödenecek Vergi:             50.00 TL

 

Toplam   :                   2.5627.71 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu’nda göreve getirilen Denetim Kurulu Üyeleri; Mehmet Ali KORAL, Şükrü ATASOY ve Yılmaz KIZILIRMAK Anatüzüğün 20 ve 21. maddeleri hükümleri ile yasalarımızın ilgili hükümleri doğrultusunda 08.01.2014 tarihinde toplanmış ve denetim çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.07.2013 – 31.12.2013 tarihleri arasındaki muhasebe, hesapları incelendi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.01.2014 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.07.2013 – 31.12.2013 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

31.12.2013  tarihi itibariyle;

 

Banka bakiyemiz                 49.42 TL,

Kasa bakiyesi                      34.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı     391.00 TL,

Demirbaşlar hesabı      11.913.10 TL,

Sabit değerler hesabı     7.000.00 TL,

 

Toplam                        : 19.388.33 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                         9.531.13 TL

Ödenecek Vergi:          450.00 TL

 

Toplam :                    28.473.31 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu’nda göreve getirilen Denetim Kurulu Üyeleri; Mehmet Ali KORAL, Şükrü ATASOY ve Yılmaz KIZILIRMAK Ana tüzüğün 20 ve 21. maddeleri hükümleri ile yasalarımızın ilgili hükümleri doğrultusunda 08.07.2014       tarihinde toplanmış ve denetim çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.01.2014 – 30.06.2014 tarihleri arasındaki muhasebe, hesapları incelendi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.07.2014 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.01.2014 – 30.06.2014 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

30.06.2014 tarihi itibariyle;

 

 

Banka bakiyemiz             2.549.42 TL,

Kasa bakiyesi                       34.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı     761.28 TL,

Demirbaşlar hesabı      11.913.10 TL,

Sabit değerler hesabı     7.000.00 TL,

 

Toplam                        : 22.258.61 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                         8.573.49 TL

Ödenecek Vergi:          637.50 TL

 

Toplam:                     27.703.17 TL   

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

 

        DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu’nda göreve getirilen Denetim Kurulu Üyeleri; Mehmet Ali KORAL, Şükrü ATASOY ve Yılmaz KIZILIRMAK Anatüzüğün 20 ve 21. maddeleri hükümleri ile yasalarımızın ilgili hükümleri doğrultusunda 08.01.2015       tarihinde toplanmış ve denetim çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.07.2014 – 31.12.2014 tarihleri arasındaki muhasebe, hesapları incelendi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.01.2015 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.07.2014 – 31.12.2014 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

31.12.2014 tarihi itibariyle;

 

Banka bakiyemiz             23.879.79 TL,

Kasa bakiyesi                         34.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı  11.422.33 TL,

Demirbaşlar hesabı        13.987.10 TL,

Sabit değerler hesabı       7.000.00 TL,

 

Toplam                        : 56.324.03 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                       10.120.63 TL

Ödenecek Vergi:       1.582.50 TL

 

Toplam:                     30.195.31 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu’nda göreve getirilen Denetim Kurulu Üyeleri; Mehmet Ali KORAL, Şükrü ATASOY ve Yılmaz KIZILIRMAK Anatüzüğün 20 ve 21. maddeleri hükümleri ile yasalarımızın ilgili hükümleri doğrultusunda        08.07.2015 tarihinde toplanmış ve denetim çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.01.2015 – 30.06.2015 tarihleri arasındaki muhasebe, hesapları incelendi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.07.2015 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.01.2015 – 30.06.2015 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

30.06.2015 tarihi itibariyle;

 

 

Banka bakiyemiz               1.810.22 TL,

Kasa bakiyesi                       184.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı     5.469.33 TL,

Demirbaşlar hesabı         14.690.09 TL,

Sabit değerler hesabı        7.000.00 TL,

 

Toplam                        :  29.154.45 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                       17.230.56 TL

Ödenecek Vergi:          893.08 TL

 

Toplam :                    36.615.82 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

DEV. MADEN – SEN DENETİM KURULU RAPORU

 

Dev. Maden – Sen 16. Olağan Kurulu’nda göreve getirilen Denetim Kurulu Üyeleri; Mehmet Ali KORAL, Şükrü ATASOY ve Yılmaz KIZILIRMAK Anatüzüğün 20 ve 21. maddeleri hükümleri ile yasalarımızın ilgili hükümleri doğrultusunda        08.01.2016 tarihinde toplanmış ve denetim çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

 

İNCELEME DEVRESİ: 01.07.2015 – 31.12.2015 tarihleri arasındaki muhasebe, hesapları incelendi.

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER: İlgili inceleme dönemine ilişkin kanuni defterler, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri ve bordroları sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.01.2016 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir. Döneme ilişkin mizanlar ektedir.

 

SONUÇ: 01.07.2015 – 31.12.2015 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

31.12.2015 tarihi itibariyle;

 

 

Banka bakiyemiz                          38.53 TL,

Kasa bakiyesi                             204.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı              991.00 TL,

Demirbaşlar hesabı              14.690.09 TL,

Sabit değerler hesabı             7.000.00 TL,

 

Toplam                            :      22.924.43 TL.

Not: Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

 

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                       22.438.81 TL

Ödenecek Vergi:          893.08 TL

 

Toplam :                    41.824.07 TL

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI

 

 

DEV. MADEN – SEN

DENETİM KURULU’NUN 17. GENEL KURULUNA SUNULAN RAPOR

 

Kurulumuz Dev. Maden – Sen’in 29 – 30 Ekim 2011 tarihinde gerçekleşen 16. Genel Kurulunda göreve getirildi. Ana Tüzüğün 20. Maddesi hükmünce görev bölümü ile ilgili toplantısını 08.07.2012 tarihinde Dev. Maden – Sen Genel Merkezi’nde yapıldı.

 

Yapılan toplantıda görev dağılımı aşağıdaki gibi belirlenmiştir;

 

  1. Denetim Kurulu Başkanı, Yılmaz Kızılırmak,
  2. Denetim Kurulu Yazmanı, Şükrü Atasoy,
  3. Denetim Kurulu Üyesi, Mehmet Ali Koral.

 

Yukarıda belirtilen görev paylaşımından sonra Denetim Kurulumuz, sendikamızın Ana Tüzüğünün 21. Maddesi hükümleri doğrultusunda Denetim çalışmalarına başladı.

 

İNCELEME DEVRESİ:

 

01.11.2011 – 30.06.2012 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.07.2012 tarihinde yapılmıştır.

 

01.07.2012 – 31.12.2012 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.01.2013 tarihinde yapılmıştır.

 

01.01.2013 – 30.06.2013 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.07.2013 tarihinde yapılmıştır.

 

01.07.2013 – 31.12.2013 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.01.2014 tarihinde yapılmıştır.

 

01.01.2014 – 30.06.2014 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.07.2014 tarihinde yapılmıştır.

 

01.07.2014 – 31.12.2014 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.01.2015 tarihinde yapılmıştır.

 

01.01.2015 – 30.06.2015 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.07.2015 tarihinde yapılmıştır.

 

01.07.2015 – 31.12.2015 devresine ilişkin hesap ve faaliyetlerin denetimi 08.01.2016 tarihinde yapılmıştır.

 

 

İNCELENEN EVRAK VE BELGELER:

 

İlgili inceleme dönemine ait banka ekstreleri, sarf belgeleri, banka ekstreleri, faaliyet raporları, ücret, tediye fişleri, bordrolar, muhtasar beyannameleri, sigorta prim bildirgeleri sendika yönetimi tarafından ibraz edilmiş, 08.01.2016 tarihinde tarafımızdan da incelenmiştir.

Sendikamızın ekonomik olanaksızlıklarına rağmen 01.11.2011 – 31.12.2015 tarihleri arasında gerçekleşen 16. Dönem çalışmalarının muntazam bir şekilde yapıldığı gözlenmiştir. Yapılan incelemeler sonucunda usulsüz ya da gereksiz veya fahiş harcamaya rastlanmamıştır. Yapılan her türlü harcamanın tahmini bütçeye uygunluğu görülmüştür.

Döneme ilişkin mizanlar ekte olup, sendika kasa ve banka durumu aşağıdaki gibidir.

 

SONUÇ: 01.11.2011 – 31.12.2015 tarihleri ile arasında titizlikle yapıldığı görülmüş, gereksiz bir harcamaya rastlanmamıştır.

 

31.12.2015 tarihi itibariyle;

Banka bakiyemiz                          38.53 TL,

Kasa bakiyesi                             204.81 TL,

Çeşitli alacaklar hesabı              991.00 TL,

Demirbaşlar hesabı              14.690.09 TL,

Sabit değerler hesabı             7.000.00 TL,

 

Toplam                            :      22.924.43 TL.

 

(*) Binalar kayıtlı değer üzerinden işlem görmüştür.

Tüm delege ve Genel kurulun bilgisine sunulur.

BORÇLAR

Satıcılar:                     1.933.70 TL

Personel:                  16.558.48 TL

Diğer :                       22.438.81 TL

Ödenecek Vergi:          893.08 TL

 

Toplam :                    41.824.07 TL

 

 

Saygılarımızla.

 

 

 

MEHMET ALİ KORAL                   ŞÜKRÜ ATASOY                 YILMAZ KIZILIRMAK

DENETİM KURULU             DENETİM KURULU             DENETİM KURULU

ÜYESİ                                   YAZMANI                              BAŞKANI